blank

VOA Hakkında | İletişim

Salı, 13 Mart 2012ABD’den Türk Kadınlarına ve Eğitime Destek Çalışmaları

Van 100. yıl Üniversitesi'nde inşa edilen eğitim birimi (Büyütmek için üzerine tıklayın)

Geçtiğimiz hafta kutlanan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Türk kadınlarının ve kız öğrencilerinin gelişimine ve eğitimine katkıda bulunan Bridge to Türkiye Vakfı, Washington Büyükelçiliği konutunda bir etkinlik düzenledi. Amerikalı milletvekili Eleanor Holmes Norton’un da katıldığı gecede Bridge to Türkiye’nin yürüttüğü yardım faaliyetleri için bağış toplandı.

Amerika’da Türklerin kurduğu hayır kurumlarından Bridge to Türkiye yaptığı başarılı çalışmalarla son yıllarda adından sık sık söz ettiriyor. Vakıf, Türkiye’deki sivil toplum örgütleriyle ortak çalışmalar yürüterek, imkanları kısıtlı olan bölgelerde eğitim projeleri üstleniyor. 2003 yılında Amerikalı Türkler tarafından kamu yararına çalışmak, insan hayatını geliştirmek, ve toplumsal değişime katkıda bulunmak üzere kurulan BTF’nin çalışmaları alkışa değer. Okullara kitap, kırtasiye malzemeleri ve öğrenciler için  giyisi yardımları yapan BTF, son projelerini Adana Seyhan İşitme Engelliler Yatılı İlköğretim Okulu ve Van 100. YIL Üniversitesi’nde yaptı. Üniversitede bir eğitim birimi kurulmasına destek veren vakıf, projede kullanılmak üzere toplanan $11,500 tutarındaki bağışı, hibe olarak Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne iletti. Van’daki deprem için yapılan yardımlar ise 43 bin doları buldu. Başkan Emin Pamucak deprem yardımlarıyla ilgili yaptığı açıklamada vakıf üyeleriyle güzel haberleri paylaştı :

Değerli BTF destekçileri:

Van Depremi için vermiş olduğunuz cömert destekleriniz için çok teşekkür ederim. Bildiğiniz gibi BTF’nin misyonu çocuklarımızın eğitimi ve sağlığıdır. Bu konuda “ülkemize geri vermek” BTF deki her birimizin kişisel hedefidiır.

Kısa bir tatil için gelmiş olduğum İstanbul’da ÇYDD başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel, ile tanışma fırsatı buldum ve Van Depremi faaliyetleri hakkında bilgi aldım. Van ÇYDD şubesi ile ortaklaşa olarak günlük ihtiyaç maddelerini depremzelere ulaştırmakla meşgul olduklarını öğrendim. BTF ve ÇYDD olarak güçlerimizi birleştirerek depremzede çocuklarımızın eğitim ihtiyaçlarını karşılama kararı aldık. Günler ilerledikçe detayları sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

Bu konu ile ilgili olarak Bridge to Türkiye Facebook sayfamızda bir fon sayfası açtık. Bu sayfayı aile ve arkadaşlarınızla paylaşarak, küçük büyük demeden herkesten her miktarda yardım bekliyoruz. Unutmayın sizin çok küçük olabileceğini düşündüğünüz bir miktar, bir depremzedenin derin yaralarını sarmaya yarayabilir.

http://www.causes.com/causes/636687-turkish-earthquake-relief-for-children-t-rkiye-depreminden-etkilenen-öcuklara-yard-m-fonu

Yardımlarınız ve Facebook paylaşımlarınız için tekrar teşekkür ederim.

Emin Pamucak
BTF Genel Başkan

Vakfın projelerinden biri diğeri ise, Batman’da 200 bin dolara mal olacak bir kız yurdu yaptırmak. Vakıf yöneticileri projeler için Amerika’nın çeşitli yerlerinde bağış toplama amacıyla toplantılar düzenliyor. Bridge to Türkiye’nin, Milliyet gazetesi ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile birlikte başlattığı, “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası çerçevesinde yapılan Batman Kız Yurdu Projesi, 200 bin dolara mal olacak.

Vakfın başkanı Emin Pamucak, yöneticisi Sibel Karakuş’u emeği geçen herkesi kutluyorum ve başarılı çalışmalarından dolayı tebrik ediyorum. Amerikalı Türkler ile Türkiye’deki vatandaşlar arasında çok gerekli olan bu köprü vazifesini gördükleri için de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Salı, 13 Mart 2012ABD’nin Altın Eyaleti California

Geçtiğimiz haftalarda size Washington eyaletini tanıtmıştım. Elbette eyaletler sözkonusu olduğunda ülkenin en büyük ve bana göre en güzel eyaletini atlamak olmaz. Bu hafta sizin için İnternette bir araştırma yaptım ve California’da tur atılacak ve görülmeye değer güzel yerleri keşfettim. İşte A’dan Z’ye Amerika’nın “Golden State”; yani Altın Eyaleti California:

LOS ANGELES KENT MERKEZİ

LA'deki ünlü "Star Walk of Fame" Hollywood caddesi boyunca uzanıyor

Amerika’da kent merkezlerine “downtown” adı verilir. Los Angeles’ın downtown’u otobanlarla çevrilmiş durumdadır. Hollywood Otobanı kuzeyde, Harbor Otobanı batıda, Santa Monica Otabanı güneyde kalır ve diğer otobanlar da LA Nehri ile LA’in doğu kısmı arasında bulunur. Doğu-Batı doğrultusunda sekiz bloktan oluşan Civic Center Amerika’nın Washington, DC’den sonraki en büyük hükümet binasıdır. Binada LA’le ilgili görev yapan tüm federal daireler ve ABD Federal Mahkemesi bulunur. Bina 1995′te O.J Simpson davasının görüldüğü yerdir. Bina ayrıca ‘Superman’ dizisinde ‘Daily Planet’ olarak da kullanılmıştır. Ayrıca bu civardaki LA Çocuk Müzesi de önemli yapılardandır. Civic Center’ın birkaç blok ötesinde ‘El Pueblo de Los Angeles’tadır.  Burası 18 hektar bir alan kaplayan tarihi bir park. Park 1781 yılında buraya ilk gelenler tarafından yapılan binaları da içinde barındırır. Parkta en ilgi çeken yer 1930 yılında restore edilen Olvera Caddesi’dir. Burada alışveriş yapmak için birçok dükkan bulabilirsiniz (özellikle de Meksikalılara ait).

El Pueblo’nun tam karşısında Union Station bulunur. Burası Los Angeles’ın mimari hazinelerinden biridir. İspanyollar tarafından 1939 yılında inşa edilmiştir ve de hem Arap sanatından hem de modern sanattan izler taşır. Eğer trende değilseniz burası durup gezmeye değecek bir yer. Buradan birkaç blok kuzeyde Chinatown ( Çin Mahallesi ) bulunur. Chinatown LA’de yaşayan 200.000 Çinlinin kültürel çekirdeğini oluşturur. Burada tipik Çin porselenlerine , Çin restoranlarına , ipek elbise satan dükkanlara ve tabii ki akupunktur yapan insanlara rastlayabilirsiniz.

Civic Center’ın güneydoğusunda Little Tokyo ( Mini Tokyo ) bulunur. Burası 1880′lerde LA’ye gelen Japonlar tarafından kurulmuştur. Little Tokyo LA’de yaşayan ve sayıları çeyrek milyona yaklaşan Japonlar için kültürel bir merkez niteliğindedir. Burada Japon suşi restoranlarını, Japon bahçelerini ve alışveriş merkezlerini bulabilirsiniz. Burada ayrıca tarihi bir Budist tapınağında bulunan Japon-Amerikan Ulusal Müzesi de görülebilir. Civic Center’ın güneybatısında Modern Sanat Müzesi bulunur. Müze Japon mimar Arata Isozaki tarafından dizayn edilmiştir. Burada dünyanın en ünlü resim koleksiyonlarını , heykelleri ve de 1940′dan günümüze dek çekilen özel fotoğrafları bulabilirsiniz. MOCA’nın (Modern Sanat Müzesi) batısında Westin Bonaventure Oteli bulunur. Oteldeki camdan kuleler görülmeye değer nitelikte. Civic Center’ın güneyindeki ‘Hispanic Shopping District’ ucuz restoranları , gelinlikçileri, ve de çalınan Latin pop müziğiyle görülmeye değer yerlerden. Ayrıca Broadway ve Hill Caddesi arasındaki Grand Central Market de görülmeli; çünkü Los Angeles’daki en eski ve de en büyük açık hava marketi.

HOLLYWOOOD

LA aslında sinema filmleriyle ünlenmiştir. Sinemanın merkezlerinden olan Hollywood şu anda eskisi kadar bir sinema merkezi değil; ancak sinemayla ilgili birçok tarihi unsura sahip. Hollywood Bulvarı’ndan aşağı doğru yürüyün. Bu sırada birçok ünlü mekan göreceksiniz. Çin Tiyatrosu (Chinese Theatre) bunlardan sadece biridir. Bu yolun üzerinde 150 ünlünün yol üzerine bıraktığı izleri görebilirsiniz. Burayı geçtikten sonra kendinizi başka bir tarihi mekanda ilk Akademi Ödülleri’nin verildiği yer olan Roosevelt Oteli’nde bulacaksınız. Hollywood ve Vine’ın köşesi eskiden film endüstrisi açısından çok önemliydi. Bu eski günlere ait birçok tarihi objeyi ‘Collectors Book Store’da bulabilirsiniz. Eğer Hollywood’dayken bir ünlüye rastlayamazsanız Hollywood Wax Museum’a (Mumya Müzesi) veya ‘Frederick’s Hollywood Lingerie Museum’a bir uğrayın.

BEVERLY HILLS

Beverly Hills, zengin ve ünlülerin yaşadığı bir yerdir. Bölge birçok diziye ve de filme mekan olmuştur. Burada her köşe başında bir Mercedes görmek işten bile değildir. Eğer burada alışveriş yapmak isterseniz (ki el yakan fiyatlatı sevmiyorsanız pek önermem) Rodeo Drive’ a gidebilirsiniz. Burada Tiffany, Armani, Vuitton gibi ünlü markalar kim en pahalı yarışı içerisinde satış yapmaktadır. Kuzey Beverly Hills lüks yaşamın ana merkezi konumundadır. Burada Jack Nicholson , Warren Beatty ve Harrison Ford gibi ünlülerin evlerini görebilirsiniz. Eğer daha sakin ancak yıldız kaynayan başka bir yer görmek isterseniz LA’in batısındaki ‘Bel Air’a uğramanızı tavsiye ederim.

MALIBU

LA’de bulunan plajların çoğu kirlidir ve o kadar da rağbet yoktur bu plajlara ancak bazı plajlar gitmeye değer niteliktedir. Malibu da Güney California’nın en çok temiz plajlarındandır. Eğer güneşlenmek veya denize girmek istiyorsanız Malibu sizin için en iyi seçim olacaktır. Malibu’da birçok yer özel işletmeler tarafından sahiplenilmiş olsa da burada halka açık çok hoş plajlar bulacağınıza emin olabilirsiniz.

 

Başta Santa Barbara olmak üzere Kaliforniya'nın tüm sahil kesiminde yollar Palmiye ağaçlarıyla süslenmiş durumda

SANTA BARBARA

Santa Barbara Pasifik Okyanusu’yla Santa İnez Dağları arasında sıkışmıştır. Santa Barbara’ya genellikle California Rivierası da denir. Burada görülmesi gereken yerler : Santa Barbara County Courthouse, Mission Santa Barbara ve Santa Barbara Sanat Müzesi’dir. Bölge ; plajları ,batı kıyısındaki iskelesi ,botanik ve zooloji bahçeleriyle Doğu California’nın en hoş yerlerindendir. Santa Barbara LA’den arabayla bir saat uzaktadır. Buraya Greyhound servisleriyle ya da trenle gidebilirsiniz.

SANTA MONICA

Santa Monica şehrin en misafirperver komşularından biridir. ’3rd St. Promenade’ Santa Monica’nın kalbi durumundadır. Burada çok iyi sinemalar, barlar, kafeler bulabilirsiniz. Aynı bölgedeki Santa Monica Rıhtımı da ilgi çeken yerlerdendir. Rıhtım 1908- 1921 yılları arasında inşa edilmiştir. Rıhtımda iyi yemeler yapan restoranlar bulabilirsiniz ,tabii ki deniz ürünleri çeşitleri açısından bayağı doyurucular.

VENICE PLAJI

Venice Plajı insan yoğunluğunun fazla olduğu yerlerden biridir. Plajdaki ‘Ocean Front Walk’ bölgesi koşucular, akrobatlar, müzisyenler, basket oynayanlar ve de zinde kalmakla kafayı bozmuş insanlarla doludur. Burası yıllar önce sadece sular altında kalmış bir yerdi ; ancak bir sigara şirketi burayı gondolla kanallarında gezi yapılan bir eğlence alanına dönüştürdü. Şu anda birçok kanal kapanmış olsa da bölge eski canlılığını hala korumaktadır. Burası alışveriş yapmak sonra da oturup insan kalabalıklarını seyretmek için uygun bir yerdir.

DISNEYLAND ve UNIVERSAL CITY (EĞLENCENİN KALBİ)

Disneyland dört ana bölümden oluşur : Birinci bölüm Adventureland “Macera Alanı” adı verilen bir ormandır ve Indiana Jones ve Forbidden Eye bölümleri görülebilir. İkinci bölüm olan Frontierland bir vahşi batı havası oluşturur. Üçüncü bölüm olan Fantasyland Disney’in favori karakterlerini içinde barındırır. Universal City de Los Angeles’ın en büyük ve eğlenceli bir diğer parkı. İçinde Universal Studios film stüdyolarını da barındırır. Stüdyo 1915′te inşa edilmiştir ve 1964 yılından bu yana halka açıktır. Backlot Tour’daki bir tramvaya binerek buraya gezebilir , film çekilen alanları görebilirsiniz. Burada özel efektleri görme şansınız da olabilir. Burada ayrıca sekiz adet restoran bulunmaktadır. Burayı gezip restoranların birinde yemek yemenizi tavsiye ederim.

Golden Gate köprüsü San Franciso kentinin incisi ve turistlerin her zaman birinci mekanıdır

SAN FRANCISCO

San Francisco, New York’dan sonra Amerika’nın en yoğun nüfusa sahip şehridir. 122 kilometrekarelik alanda 750 bin kisi yaşar. San Francisco Körfezi’nin Büyük Okyanus’a açıldığı yerde bulunur. Oakland ve Berkeley de San Francisco’ya dahildir. Kentin büyük  bir bölümünü yürüyerek gezebilirsiniz. Sahip olduğu 43 tepenin sağladığı inişli  çıkışlı sokakları San Francisco’yu diğer klasik büyük şehirlerden ayırır ve kentin her yerinde çok güzel manzaralar oluşmasını sağlar. Fisherman’s Wharf, San Francisco’ya gelip de görmeden gitmemeniz gereken bir yerdir, özellikle gün batımına yakın bir zamanda inanılmaz güzellikte bir manzara seyredebilirsiniz. İskelelerden  en soldakini seçip sonuna kadar ilerlerseniz solunuzda Golden Gate Bridge, karşınızda meşhur Alkatraz Adası ve sağınızda San Francisco Şehir Merkezi ve gökdelenlerini görürsünüz. Burada balık tutanlar ve turistlerle karşılaşmanız mümkündür. Çevresinde dünyaca ünlü balık restoranlarının bulunduğu limanın hemen yanında birçok tarihi geminin bulunduğu San Francisco Denizcilik Müzesi’ni görebilirsiniz.

SANTA CATALİNA ADASI

Ada 1542 yılında Juan Rodriguez Cabrillo tarafından keşfedilmiştir. Bölgedeki en büyük adalardan biridir. 1881 yılında ada özel sektör tarafından paylaşılmaya başlanmıştır; ancak 1975 yılında ada Santa Catalina Adası Kurulu’na bağlanmıştır. Böylece adaki özel yapılaşmalar sona erdirilmiş ve adanın ekosisteminin korunması sağlanmıştır. Adada 400′e yakın bölgeye özgü bitki ve de 100 çeşit hayvan bulunmaktadır. Adadaki en önemli yer Avalon’dur. Burada eski bir kumarhane de vardır ama artık kullanılmamaktadır.  Bir balo salonu, büyük bir tiyatro salonu, Catalina Adası Müzesi ve bir de sanat galerisi vardır. Adada dikkati çeken diğer yerler Chimes Kulesi, Wrigley Malikanesi ( şu anda otel ) ve Wrigley Botanik Bahçeleri’dir. Santa Catalina’ya insanların çoğu ilginç su sporları yapmak için gelir: dalış yapmak, su kayağı, rafting, sandala binmek gibi. Ayrıca burada ata binme imkanı da bulabilirsiniz. Adada konaklama imkanları zengindir; ancak fiyatlar da oldukça yüksektir. Santa Catalina’ya Long Beach, San Pedro, Redondo Plajı’ndan veya Newport Plajı’ndan düzenli olarak kalkan araçlarla gelebilirsiniz ; ancak çok param var diyorsanız Queen Mary Seaport’tan kalkan bir helikopter de tercih edilebilir.

SAN GORGONIO WILDERNESS

San Gorgonio ağaçları ve gölleriyle 150 km karedir. ( 90 mil kare ) Bu bölgede bulunan San Bernardino Dağları ve San Gorgonio Tepesi önemli alanlardandır ve ikisi de 3000 m’den yüksektir. Bölge karmaşık topografik yapıya sahiptir : dağlar, kanyonlar ve tepelikler. Bölge vahşi yaşam bakımından zengindir ( bölgede ayılara bile rastlayabilirsiniz ) . San Bernardino Dağları ve San Gorgonio Tepesi arasındaki Jenks Gölü piknik ve yürüyüş için ideal bir yerdir. San Gorgonio’da kamp kurmak için de uygun alanlar bulabilirsiniz. San Gorgonio arabayla LA’den 90 dk. Uzaktadır. Buraya Big Bear’dan kalkan otobüslerle ya da 38 nolu yolu kullanarak kendi aracınızla gelebilirsiniz.

PASADENA

Pasadena, kiliseleri ve binalarıyla tarihi bir yer niteliğindedir. Burayı gezerken binaların mimarisine hayran kalırsınız. Şehrin kalbi ‘Old Town Pasadena’ olarak bilinir. Bu bölge 14 bloktan oluşmaktadır. Butikleri , restoranları, kafeleri, antik kitapçılarıyla görülmeye değer bir yerdir. Ayrıca Green Oteli ve de klasik sanatın örneklerinin sergilendiği Norton Simon Müzesi de görülmesi gereken yerlerdendir. Old Town’un birkaç mil doğusunda Huntington Kütüphanesi, Müzesi ve Botanik Bahçeleri görülebilir. Burası bir öğleden sonranızı geçirebileceğiniz hoş bir kültürel merkezdir. Gutenberg’in orijinal incilini ve Benjamin Franklin’in kendi el yazısından otobiyografisini bulabilirsiniz. Sanat galerisi ise içinde İngiliz ve Fransız ressamlarının tablolarını ve Amerikan sanatına ait örnekleri içinde barındırır. Botanik Bahçeleri ise 15 ayrı bölümden meydana gelir. Bunların en popülerleri Çöl, Japon ve Shakespeare Bahçeleri’dir.

PALM SPRINGS

Palm Springs ünlülerin kışın geldiği yerlerdendir. Bölgede yaklaşık 250.000 kişi yaşar , 10.000 yüzme havuzu, 85 golf alanı ve LA’deki plastik cerrahların %90′ı bulunur. Palm Springs eşcinsellerin yeni gözde alanı olmakla birlikte, ilkbahar tatiliyle birlikte burası üniversite öğrencileriyle dolar. Ancak burada havuza gitmek ya da golf oynamaktan başka yapılabilecek bir şey yoktur. İnsanların buraya gelmesinin temel nedeni yakındaki kanyonları, dağları ve çölü gezmektir. Andreas , Murray, Palm ve Tahquitz en popüler kanyonlardır. Ayrıca 1800 m  yüksekliğindeki San Jacinto Dağları’na teleferikle çıkmak da ayrı bir zevktir. Ayrıca bölgede birçok müze bulunur. Palm Springs Çöl Müzesi , Yaşayan Çöl Müzesi, Kalp Müzesi bunların en popülerleridir. Palm Spring LA’in arabayla iki saatlik yol doğusundadır. Ayrıca buraya ‘Greyhound’ servisleriyle veya trenle de gelebilirsiniz.

Salı, 06 Mart 2012Washington’lar Karışmasın!

Bu hafta farklı bir şey yapacak ve size Amerika’da bir eyaleti tanıtacağım. Washington deyince akla hep Amerika’nın başkenti gelir. Halbuki Amerika’da Washington diye bir eyalet var. Başkent Washington’un resmi “eyalet adı” ise District of Columbia’dır.

Başkent Washington DC Atlantik kıyısında, yani Amerika’nın doğusunda, Washington eyaleti ise Pasifik kıyısında, yani batısındadır. Washington, Oregon eyaleti  ile Kanada arasında, Amerika’nın en kuzey eyaletidir. Evergreen State diye de anılır, çünkü yaz kış yeşildir. Washington Eyaleti, Amerika’nın nüfusuna göre 42. eyaletidir ve 11 Kasım 1889’da kurulmuştur. Yüzölçümü 184,675 km2 , nüfusu 5,894,120’dir. En çok tanınan şehri Seattle olmasına karşın, başkenti Olympia’dır.

Diğer önemli şehirleri arasında Spokane, Walla Walla, Tacoma, Bellingham var. Cascade Dağları Washington eyaletini  boylamasına ikiye ayırır. Eyaletin sembolleri arasında; Rhododendron çiçeği, Western Hemlock ağacı, Willow Goldfinch kuşu, trout balığı, elma meyvesi, Green Darner Dragonfly (helikopter böceği), deniz memelisi olarak Orca, sebze olarak sarımsak bulunur. Ayrıca Lady Washington eyaletin resmi sembol gemisidir.

Chinook Geçidi birbirinden tamamen ayrı iki bitki örtüsünü ayırır. Batı tarafında sedir ve çam ormanları, doğu tarafında ise derin uçurumları ve yarlarıyla Columbia Platosu. Columbia Nehri ise, Washington Eyaleti ile Oregon Eyaletinin sınırını oluşturur.

En çok tanınan şehri Seattle  çok yağmurlu oluşuyla anılır, oysa Seattle’da yaşayanlar da New York ya da Boston kadar bile yağış almadıklarını söylerler. Seattle’da görülmesi gereken bir çok nokta vardır. Space Needle, Pike Place Market ve Fremont Troll, Seward park, Puget Sound, Elliot Bay, Washington ve Union Lake, Seattle Aquarium ve tabi bir çok müzeyi de eklememiz gerekiyor. Washington eyaletinin diğer bir sembolünün da Seahawk futbol takımı olduğunu söylemeden geçmeyelim. Müzik alanında isim yapmış bir çok kişinin de doğum yeri Washington’dur, Nirvana, Curt Cobain, Pearl Jam gibi. Washington’da 30 Kızılderili kabilesi yaşamaktadır.

Spokane-Cityscape-Best-View kahvelerini afiyetle içtiğiniz Starbucks café’nin de 1971’de Seattle’da açıldığını biliyor muydunuz? Seattle’da bir kaç tane de Türk Lokantası var, ayrıca her sene bir de Türk Festivali düzenleniyor.

Washington’un bir diğer popüler şehri de Spokane. Spokane eyaletin doğusunda, şirin bir şehir. Spokane adı, bir kızılderili kabilesinin adından gelmektedir, anlamı ise “güneşin çocukları”dır. Gerçekten de Spokane’de yılın 260 günü güneşlidir. İster dağda kayak yapın, ister millerce olan hiking traillerde dağlara tırmanın, ister düzinelerce gölde balık tutun, bunların hepsini size sunar.

Kaynak: Usa-Turk ve Vikipedia

 

Spokane-Manito-Park 100 akr olan Riverfront Park’ı ziyaret etmeden Spokane’yi terketmeyin. Yoksa, Spokane şelalelerini ve tarihi Looff Carousel’i kaçırmış olursunuz. Spokane, ayrıca sanat gösterileri, ender sanat galerileri ve dünya çapında Northwest Museum of Art & Culture ile de ünlüdür.
Spokane ayrıca bir çok üniversite ve college’ı da barındırır. Bunlardan bir tanesi Gonzaga Üniversitesi, ayrıca Washington State Üniversitesi’nin Spokane Campus’u de var.

Washinton State Üniversitesi aldığı ödüllerle ve uygun fiyatlarıyla da isim yapmış. Glacier Milli Parkı, Olympic Milli Park, Priest ve Coeur D’Alene gölleri şehire ilgiyi daha da artırıyor. Community Colleges of Spokane‘yi de barındıran Spokanede öğrencilerin yapabilecekleri bir çok spor ve vakit geçirebilecekleri harika noktalar saymakla bitmez.

Ayrıca çok bilinen Microsoft ve Boeing firmaları da Washington eyaletindedir.

Çarşamba, 29 Şubat 2012Ermeniler’e Yargıda Yenilgi

Geçtiğimiz hafta, Türkiye ve Türk-Amerikan toplumu için önemli bir davanın sonucu açıkladı. Californiya eyaletinde “Ermeni Soykırımı Kurbanları”nın yakınlarınca Alman sigorta şirketlerinden tazminat kazanmak amacıyla 10 yıl önce açılan davada mahkeme Türkiye lehine karar aldı. Yani 1915 olaylarında ölen Ermeniler’in mirasçılarının, sigorta şirketlerinden tazminat talep edebilmesine imkan sağlayacak yasanın uygulanamayacağını belirten mahkeme heyeti, Ermeniler’in taleplerini reddetti.

Californiya dokuzuncu bölge mahkemesi, Movsesian – Versicherung davasında verdiği karara gerekçe olarak eyalet yasalarının ve mahkemelerinin federal hükümet tarafından yürütülen dış ilişkilere etki edecek kararlar vermeye yetkili olmamasını gösterdi. Bu çok önemli bir karar. Çünkü Ermeni diasporası davayı kazansaydı, bunu örnek göstererek eyaletler bazında pek çok dava açabilir ve Türkiye ile yaşadığı sorunu yeni bir platforma çekebilirdi. Ermeniler, başkent Washington’a dikte ettiremediği soykırım iddialarını, güçlü oldukları eyaletlerde haklı göstererek yeni bir strateji izlemeye yoluna gidiyor. O nedenle mahkemenin aldığı karar, Ermeni soykırım iddiaları açısından önemli bir mihenk taşı olarak tarihe geçecek.

Peki ne olmuştu?

Californiya eyaletinde “soykırım kurbanları”nın yakınları, 1875 ile 1923 yılları arasında Alman Munich Re şirketince satılan hayat sigortası poliçeleri kapsamında tazminat ödenmesi gerektiği iddiası ve bu tazminatları sigorta şirketinin ödemediği gerekçesiyle 2000 yılında dava açtı. 10 yılı aşkın süredir devam eden davada, davacı Ermeniler’in yanısıra, Munich Re ve Türkiye’yi temsil eden avukatlar da müdahil olarak dinlendi. Sonuçta, davanın gerekçeli kararında, Türkiye’nin soykırım iddiaları konusundaki hassasiyetine değinildi ve uluslararası boyutu olan böyle bir davanın Californiya mahkemeleri yetki alanının dışında olduğu ifade edildi. Temyiz mahkemesi, anayasaya işaret ederek yabancı kuruluşlara karşı davaların sadece federal hükümet nezdinde açılabileceğine oybirliğiyle karar verdi. Kararda federal hükümetin resmi bir politika belirlemediği böyle bir konuda dış ilişkileri etkileyebilecek kararları eyalet mahkemelerin ele alma yetkisinin bulunmadığına hükmediliyor ve şöyle deniyor: “Bu, Washington’un, Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi bir cumhuriyet olan Türkiye ile ilgili hassas balans ayarına bir atıf gibi görünüyor. Türkiye, imparatorluğun son yıllarında herhangi bir soykırım olduğunu reddediyor.”

Los Angeles Times gazetesi ise, temyiz mahkemesinin kararını değerlendirirken “Karar, büyük bir olasılıkla Güney Californiyalılarca (Ermeni gruplar) başlatılan çabalara son verecek” yorumunu yaptı. Gazete ayrıca temyiz mahkemesinin 11 yargıcının oy birliği ile verdiği kararda “Anayasa’nın, dış işleri yürütme yetkisini sadece federal hükümete verdiği”ne dikkat çekti.

Taraflardan Gelen Açıklamalar

Davacı Ermeniler’in avukatı Lee Boyd LA Times’a yaptığı açıklamada tek yetkilinin federal hükümet olduğu yönündeki karara dikkat çekerek, yeni bir temyiz yolu bulunması konusunda umutlu olmadıklarını belirtti. Mahkemede mühahil avukat olarak bulunan Amerikan Türk Dernekleri Asamblesi ATAA’nın yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı Günay Evinç kararı memnuniyetle karşıladıklarını belirterek, “Bu karar Türk toplumu için çok önemli” diye konuştu.

Emsal temsil etmesi açısından mahkeme kararı önemli ancak ondan da önemli olan bir konu var ki, o da Ermeni diasporasının bu konudaki çabalarında yaşanan stratejik değişikliğin farkına varmamız. Daha önce de bu sayfada yazmıştım, Ermeniler 1915 olaylarının 100. yıldönümü olan 2015′e kilitlendiler ve hem eyalet bazında hem de federal bazda çok agresif kampanyalar yürüteceklerini söylüyorlar. Amaç, 2015′te sözde Ermeni soykırımının Amerika’da resmi olarak tanınmasını sağlamak. Bu stratejide eyaletlere verilen önem ayrıca dikkat çekici. Örneğin yine Californiya’da eyalet meclisine sunulan bir yasa tasarısıyla bu eyalette iş yapan Türk şirketleri ve girişimcilerinin önü kapanmaya çalışılıyor. Hiç kuşkusuz bu ve bunun gibi çabalar devam edecek. Bunun karşılığında Türk lobisinin ve devletinin yapacakları da büyük önem taşıyor. Ermeniler 2015′e hazırlanırken Türk toplumu buna seyirci kalmamalı, ayakları sağlam yere basan politikalar ve stratejiler geliştirmelidir.

Salı, 21 Şubat 2012“Jön Türkler” Amerika’da

Amerika’nın İlk Canlı İnternet Programı

Henüz daha İnternette sosyal medyanın lafı bile edilmezken O, sanal alemin ilk talk şov programını hazırlıyor ve sunuyordu. Evet, Cenk Uygur’dan bahsediyorum. Amerika’da “The Young Turks-Jön Türkler- programı, bence İnternetin geleneksel medyaya nasıl alternatif olabileceğinin ilk kanıtlarından biriydi.

8 yaşındayken ABD’ye gelen Cenk Uygur, Columbia Üniversitesi Hukuk Fakultesi’nden mezun olduktan sonra bir süre New York Eyalet Barosu’nda avukatlık yapmış. Ancak politikaya ve sosyal konulara meraklı olan “genç” Uygur, kalbinde yatan aslanın bu olmadığına karar vermiş. Daha sonrası ise malum. The Young Turks adlı talk şov programını önce radyoda başlatan Uygur, kısa süre içinde televizyona transfer ediyor ve İnternet’in ilk, canlı yayınlanan, günlük talk şov programı haline dönüştürüyor. Uygur’un Sirius Satellite Radio’da yayınlanan programına ait video hergün web sitesinde TV şovu olarak yayınlanınca, İnternet kurtlarının büyük ilgi gösterdiği bu programa ana medya (ya da Amerikalıların deyimiyle “mainstream media”) da kayıtsız kalamıyor. Cenk Uygur, yine Jön Türkler adı altında MSNBC’de program yapmaya başlıyor. Ayrıca, Amerika’nın en saygın politika sitelerinden Huffington Post’ta da yazılar yazıyor.

Bugünlerde ise Cenk Uygur’u Current TV’de siyasi yorumcu olarak görmek mümkün. Ayrıca talk şov programını da bu kanalda sürdürüyor. Ocak ayında yapılan ‘Politically Direct 2012′ adlı programa Michigan eyaletinin eski valisi Jennifer Granholm ve Al Gore gibi isimlerle birlikte yorumcu olarak katılan Cenk Uygur, adeta Jön Türkler’in siyasetteki kıvılcımını yansıtıyor.

Politikaya ve Amerikan siyasetine yaklaşımıyla ülkenin en tartışmalı konularını gündeme getirebilen Uygur, belki de sosyal medyaya giden yolu açan, o kıvılcımı ateşleyen ilk basın emekçisi. Aslına bakarsanız bu kadarı bile Amerika’da yaşayan bir Türk olarak, benim gözümde ayrı bir yere oturmasına yeterli. Ama onun da ötesinde, Türk kimliğini ön plana çıkararak yaptığı programı ve Amerikan siyasetine bir “Jön Türkler” fenomeni getirmesi bence hepimizin göğsünü kabartmalı. Ne de olsa, bugün Amerika’nın en nüfuzlu başkan yardımcılarından biriyle aynı masaya oturup fikirlerini savunabiliyor.

Eminim, Cenk Uygur’u ilerleyen yıllarda çok daha iyi yerlerde göreceğiz. Karizmatik ve kendine güvenen tavırları ve kışkırtıcı yorumlarıyla Amerikan siyasetinde farklı bir ses olmayı sürdürecek. Ve bizim için Genç Türkler’in sesi olmaya ve Amerikalı-Türk kimliğiyle ülkemizi, halen “İslamcı teröristler”in yönettiği bir yer sananlara karşı en iyi şekilde temsil etmeye devam edecek.

Salı, 14 Şubat 2012Türk Kaşığıyla Yunan Yoğurdu

Yunan Yoğurdu Ama Türk Başarısı

Geçen hafta Amerika’daki Türklerin yardım faaliyetlerinden söz etmiştim. Bu hafta ise Türk girişimcilerin başarılarından bahsetmek istiyorum. ABD’de sayıları her geçen gün artan Türklerin her alanda daha etkin olduğunu görmek mümkün. İş dünyasında da Türklerin sahip olduğu şirketlerin başarı grafiği artıyor. ABD’de yoğurt pazarına hızlı giren ve kısa sürede adından söz ettiren Chobani markası bunlardan biri. Türk Girişimci Hamdi Ulukaya tarafından üretilen Chobani, halen yüzde 13.4 pazar payı ile Yoplait ve Dannon’un ardından üçüncü sırada yer alıyor.

Fortune ve Forbes dergilerinde haberi çıkan ve en hızlı büyüyen start-up şirketlerden biri olarak gösterilen Chobani Yoğurt’un sahibi Hamdi Ulukaya, başarısının sırrını ailesinden gelen girişimcilik birikimi ve yeteneğine bağlıyor. Fortune dergisinde ”The Unlikely King of Yoğurt” (Alışılmadık Yoğurt Kralı) başlığı ile hikayesi anlatılan Ulukaya’nın bir kaç yılda şirketi sıfırdan 257 milyon dolar büyüklüğe ulaştığına dikkat çekiliyor. Chobani o kadar büyük bir başarı yakaladı ki,  bir yıl içinde yüzde 200 büyüdü. Kasım ayında Twin Falss, İdaho’da 100 milyon dolarlık yeni bir tesis hizmete açan Hamdi Ulukaya’nın Fortune dergisine verdiği demeçte anlattıkları gerçekten ilginç:

Hamdi Ulukaya

“Türkiye’deyken yoğurt, süt işiyle hiç ilgim olmadı. Bu hiç konuşulmayan iş dilini babamdan veya binlerce yıllık tarihi bir birikime bağlı içgüdüyle öğrendiğime inanıyorum. Biz Anadolu’da en büyük sermayemizin piyasadaki itibarımız olduğuna inanırız. 1994 yılında ABD’ye dil öğrenmeye geldim. Albany’deki State University of New York’ta bir kaç kurs aldım ancak bitirmedim. Babam beni ziyarete geldiğinde ”Burda iyi peynir yapamıyorlar, peynir işine girmelisin,” dedi. Dediğini yaptım. 2002′de feta peyniri üreten bir iş yeri açtım. 2005 yılında postadan bir zarf çıktı. Kraft’ın South Edmeston, NY’taki tam kapasite yoğurt fabrikasının satılı olduğu yazıyordu. İlanı buruşturup attım. Sonra düşündüm ki, yoğurt işine girmek hiç fena bir fikir değil. Çöpten ilanı buldum. Bu ile girmemem için bir milyon sebep vardı. Arkadaşlarım ‘yapma” dediler. İç güdülerimi dinledim. Kraft’tan ayrılan beş kişiyi işe aldım. İlk tanıştığımda, ”Ne yapacağız” diye sordular. ”Hadi önce duvarları boyamakla işe başlayalım” dedim. Sonra yoğurt işinde bir usta işe aldım. Bir kab süper yoğurt yapmak için 1.5 yıl harcadık. High end pazara yönelmedik. Büyük mağaza zincirlerine gidip sadece standart yoğurt bölümüne sahip olmak istediğimizi söyledik. 2007 yılında ürünü pazara sunduk. İlk müşterilerimiz 200 adet yoğurt siparişi alan Long Island’taki küçük 3 marketti. Marketler ertesi hafta tekrar sipariş verdiler. Bu bizim için iyiye işaretti.”

Chobani çocuklar için ürettiği yoğurtlar ile 3 farklı aromalı yoğurdu piyasaya sürerken, Hamdi Ulukaya iddialı konuşuyor: “Yoğurdun hikayesi Amerika’da yeni başladı. Doğru yolda ilerleyip iyi ürünü uygun fiyata ürettiğimiz sürece pazarın limitsiz olduğuna inanıyorum. Büyümemiz ekonominin kötü olduğu dönemde gerçekleşti.” Chobani ayrıca, Amerikan Olimpiyat Komitesi ile partnerlik anlaşması da imzaladı. Şirket, olimpiyat takımının resmi tedarikçisi olacak ve Amerikan takımındaki tüm sporcuların (Team USA) California, Colorado ve New York’taki antreman merkezlerinde ürünler dağıtılacak. Anlaşma kış olimpiyatlarının gerçekleşeceği 2014 yılına kadar da devam edecek.  New York’un Berlin şehrinde kapanmak üzere olan Agro Farm fabrikasını satın alarak yoğurt işine başlayan Hamdi Ulukaya, dört yıl önce beş çalışanla başladı. Chobani bugün New Berlin’de 1000 kişiye istihdam sağlıyor, yoğurt devi Idaho’nun Twin Falls şehrine yeni bir fabrika hazırlığında.

Uluslararası alanda başarılı olan bir başka örnek, çikolata ve şekerleme üreten Yıldız Holding. Sektörün uluslararası yayını organı olan Candy Industry tarafından “Küresel Top 100″ listesinde gösterilen Yıldız Holding, 2 milyar 96 milyon dolarlık cirosuyla, dünyada bu alanda faaliyet gösteren 10’uncu büyük şirket oldu. Dünyada çikolata ve şekerleme sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin ciro, çalışan sayısı ve üretim tesisi sayısı bazında değerlendirildiği liste, her yıl uluslararası Candy Industry Dergisi tarafından yayımlanıyor. 2011′in “Küresel Top 100 listesi”nde onunculuğu elinde bulunduran Yıldız Holding, 2010 yılında sakız ve şekerleme alanında Danimarkalı Gumlink ile ortak bir şirket kurmuştu. CCC adlı bu şirket, 2011 yılında meyvelerini vermeye başladı ve 85 milyon Euro yatırımla kurulan CCC, İstanbul ve Çorlu’daki fabrikalarında seri üretime geçti. Toplam 65 bin metrekare kapalı alanda kurulan fabrikalarda sakız ve şeker üretimi yapılıyor.

 

Kaynaklar:

Forbes©  / Fortune©  / Turk Avenue

Salı, 07 Şubat 2012ABD’li Türklerin Yardım Faaliyetleri

Van depremi yeni yaşanmıştı. Aynı kabusu İzmit’te bizzat yaşayan bir kişi olarak okyanus ötesinden nasıl yardım edebileceğimi araştırıyordum. İşte o günlerde zamanını, gönlünü ve parasını insanlara yardım etmeye adamış bir grup Amerikalı Türk’ün kurduğu Turkish Philanthropy Vakfı’yla tanıştım. Tamamen Amerikan kanunları ve mantığıyla çalışan vakıf, sadece bu ülkedeki Türk toplumunu değil, Amerikalıları da Türkiye için yardıma çağıran ve topladığı bağışları anavatana gönderen ender kurumlardan biri.

Turkish Philanthropy Vakfı bir süre önce yeni bir Burs Fonu’nu başlattı. Bursa katılan bağışçılar, bir üniversite öğrencisinin öğrenimini tamamlamasına katkıda bulunabiliyor. Aslında Turkish Philanthropy Vakfı – TPV “community foundation” modelini uygulayan ilk Türk-Amerikan vakfı. Dünyada pek çok bağışçıya tek bir vakıf çatısı altında bağış yapma imkanı sağlayan bu modelin özünde Türk kültürünün yaygın geleneklerinden biri olan ‘imece’ usulü yatıyor. TPF modeli, mali durumları ne derece güçlü olursa olsun isteyen tüm bağışçıların Türkiye’ye yardım edebilmelerini sağlıyor. TPF, bir yandan Amerika’daki Türk toplumunun Türkiye’de faaliyet gösteren etkin sivil toplum kuruluşlarına ABD’deki vergi avantajlarından faydalanarak bağış yapmalarını sağlarken; diğer yandan da Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının ABD’de tanıtımına yardımcı oluyor, yani bir köprü görevi üsleniyor. Vakfa yapılan bağışlar direk TPF’e degil, Türkiye’deki bu sivil toplum kuruluşlarına gidiyor.

Turkish Philanthropy Vakfı’nın yönetim kurulu misyonunu, “Bağışçıların amaçlarıyla Türk ve Amerikan halklarının ihtiyaçlarının bir araya gelmesi” olarak belirlemiş. TPF bu amaç doğrultusunda kamu yararına ve sosyal değişimi tetikleyecek yenilikçi projelere destek vermeyi görev edinmiş. Olumlu sosyal değişime giden yolun basit veya tekil olmadığını belirten vakıf yöneticileri, toplumda değişimin sosyal, kültürel, ekonomik, çevresel ve bireysel etkenler gibi birçok faktörün bir araya gelmesinden kaynaklandığının farkında. Bu nedenle de mevcut koşulları daha iyi anlamak ve yenilikçi yaklaşımlar üretebilmek için birlikte çalıştıkları sivil toplum kuruluşlarıyla yakın ilişkiler kuruyorlar. Bu kuruluşlar arasında kimler yok ki…  Anadolu Kültür Vakfı, Anne Çocuk Eğitim Vakfı AÇEV’den Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne; Toplum Gönüllüleri Vakfı’ndan İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na kadar değişik yelpazeden sivil toplum kuruluşlarıyla çalışılıyor, onların hayata geçirdikleri programlara destek veriliyor.

Turkish Philanthropy’nin en önem verdiği konuların başında çocuk sağlığı ve eğitim geliyor. O nedenle vakfın bu konuda çalışan kuruluşlarla yakın teması var. Örneğin Aile Sağlığı ve Planlama Vakfı (TAPV) ve Türkiye Görme Özürlüleri Kitaplığı ile ortak çalışmalar yürütmüşler. Aslına bakarsanız, Türkiye’de eğitim sisteminin tartışıldığı, yeni nesillerin nasıl yetiştirileceği konusunda hararetli atışmaların yaşandığı şu dönemde, hiçbir güdüme boyun eğmeyen bu tip kurumların varlığı ve çalışmaları daha da önem kazanıyor. Düşünebilen ve tartışabilen bir nesil yaratmanın yolu da buradan geçiyor.

Keşke her Türk genci, sosyal normlardan uzak, kendi doğrusunu bulabileceği ve yaratabileceği bir eğitim alma hakkına sahip olsa. Evrimin ve gelişimin temeli olan bu hak, maalesef dünyada çok az kişiye tanınıyor.

Salı, 31 Ocak 2012Sosyal Medya Gerçekten Özgür mü?

Sosyal Medya ve Özgürlükler

Sosyal medyanın tavan yaptığı şu günlerde ünlü bir düşünürün sözü aklımdan çıkmıyor: “Until major institutions of society are under the popular control of participants and communities, it’s pointless to talk about democracy.” Belki sanal dünyada paylaşılan onca düşünce, atılan tweeet’ler, yazılan bloglar boşuna… Elbette Noam Chomsky’nin bu sözle anlatmak istediği başka. Ünlü filozof , ifadelerinde öylesine ironik düşüncelere yer veriyor ki bazen işin içinden çıkmak mümkün olmuyor. Aslında Chomsky, bu “anarşik” düşünce yapısı nedeniyle hemen hemen her filozofun kendi döneminde yaşadığı dışlanmışlığı yaşıyor. Açıkçası ben, Amerika’da bir akademisyen ve düşünürün medya tarafından bu kadar dışlandığı bir başka örnek görmedim. Ancak kendisini “dışarıdakilerin temsilcisi” olarak gören Noam Chomsky, medyadan gelen bu adı konulmamış sansüre karşı şöyle yanıt veriyor: “If I started getting public media exposure in the US, I’d think I were doing something wrong…” Yani “medyadan ilgi görseydim önce kendimi sorgulardım” diyebilecek kadar sivri biri O. Aynı zamanda medyayı ağır şekilde eleştirdiği “Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media” adlı kitabında basın için “satılmış ruhbanlık” benzetmesi yapabilecek kadar cessur.

Peki Kimdir Noam Chomsky?
Geçtiğimiz Aralık ayında 83. Yaşını kutlayan Noam Chomsky hem bir eğitimci ve yazar hem de anarşist ruha sahip bir düşünür. Avram Noam Chomsky, Philedelphia’da fakir bir mahallede doğdu. Chomsky, göçmen, yahudi bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Babası tanınmış bir profesör olan William Chomsky ve annesi ise bir aktivist, Elsie Chomsky. 1930’larda Amerika’da büyüyen pek çok yahudi çocuk gibi, Chomsky de ailesinin dinini ve kültürünü öğrenmesine rağmen kendini bunlardan soyutlanmış hissetti. Chomsky, 1949 yılında kendisi gibi dil bilimci olan Carol Schatz ile evlendi. 1961’de Boston’daki M.I.T üniversitesinde profesör olarak çalışmaya başladı.

Chomsky özellikle dil, filozofi, politika ve etik alanlarında bilinen birçok çalışmaya imza attı. 1953 yılında Avrupa’ya bir gezisi sırasında, yapısal dil bilimini şekillendirme girişiminin işe yaramayacağına karar verdi, çünkü dil oldukça soyut, doğuştan edinilen bir olguydu. Bundan sonraki çalışmalarında bu olguyu modelleyen Noam Chomsky, modern dönemin en önemli dil kuramı olan “Chomsky Hiyerarşisi”ni yazarak tarihe geçti. Değişik dil ve gramer türlerini gruplayan bu kuram, halen akademik çalışmalarda en fazla kaynak olarak başvurulan bilimsel araştırma özelliği taşıyor.  Chomsky Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD’den Foreign Policy ve İngiltere’den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 1., 2008 yılında 11. sırada yer aldı. Chomsky’i uluslararası üne kavuşturan asıl özelliği ise, dünya siyasetiyle ilgili  “anarşist” görüşleri. Başta Türkiye’de olmak üzere, çalışmalarının yayınlandığı bazı ülkelerde Chomsky ayrılıkçılığı desteklediği ve yasaları ihlal ettiği gerekçesiyle yargılandı. Türkiye’de kitapları basan yayınevleri mahkemeye verildi. Ancak O yine de susmadı. İnsan hakları, düşünce özgürlüğü ve Kürt sorunuyla ilgili açık eleştirilerde bulunan Chomsky, son yıllardaki “Kürt açılımı” söylemini olumlu bulmakla birlikte yetersiz gördüğünü defalarca tekrarladı.

Amerikan dış politikasını da aynı şiddette eleştiren ünlü düşünür, terörizmi dünya süper güçlerinin hatası olarak tanımlıyor. Yine de geleceğe yönelik umutlarını yitirmeyen 83 yaşındaki Noam Chomksy, “İnsan varsa, Umut hep Var” diyor.

O zaman insanın olduğu yerde, ne kadar daraltılsa, sınırlandırılsa ve kısıtlansa da belli bir özgürlük alanı var demektir. Ve sanal dünyada bile olsa  medyanın daha özgür ve demokratik düşünceye saygılı bir yol izlemesi hepimizin umudu.

Salı, 24 Ocak 2012Fransa’dan Sonra Sırada Amerika Var

ABD Başkanı Obama'nın TIME dergisi editörü Fareed Zakaria ile yaptığı söyleşide Başbakan Erdoğan'ı gerçek güven ve dostluk bağları kurduğu beş dünya liderinden biri olarak göstermesi büyük ses getirmişti

ABD Kongresi’ne Ermeni Tasarısı Yeniden Gelecek

Bir süredir bütün Türkiye, ve elbette yurtdışında yaşayan Türkler olarak biz, Fransa’daki Ermeni soykırımını inkar yasasının akıbetini yakından takip ediyoruz. Tasarı, yasama organlarınca kabul edilmiş durumda. Yargıya taşınması ise çok kolay görünmüyor. Yasanın Fransız anayasa mahkemesine götürülebilmesi ne kadar mümkün bilemiyorum ama zaten bu kısmı beni çok da ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, bu konunun Batı tarafından devamlı politize edilmesi. Ermeni soykırımını çıkardıkları yasalarla resmi olarak tanıyan 19 ülkeye bakarsanız, bunların çoğu Avrupa’da. Bir kısmı ise Güney Amerika’da. ABD’de ise Kongre’nin gündemine defalarca getirilen benzer yasa tasarıları oldu ve hiç kuşkusuz bundan sonra da olacak. Aslında, bugüne kadar Türkiye’nin bu “siyasi oyuna” siyaseten verdiği yanıtlar, Amerikan yönetimi nezdinde yanıt buldu ve tasarılar bir şekilde durduruldu. Ancak bundan sonra Amerika’da da bu tasarının geçmesi an meselesi. 2015’e kadar geçmese bile, olayların “100. Yıl” anısı için önemli PR çalışmaları yapan, büyük toplantılara, gösterilere, yayınlara hazırlanan Ermeni diyasporası, en geç 2015’in Nisan ayında tasarının Amerikan Kongresi’nden geçtiğini görmek istiyor.

Neden bu oyuna geliyoruz?

Tarih boyunca birçok millet savaşlar, işgaller, ayaklanmalar yaşadı. Aynı şekilde, devletin “toprak bütünlüğünü” sağlama adına toplumdaki azınlıklara uygulanan şiddet, birçok ülkede katliamlara, etnik temizliğe ve “soykırım”lara yol açtı. Peki, neden her ülkenin tarihindeki bu tip yüz kızartıcı olaylar, siyasilerin elinde oyuncak edilmiyor da, Türkiye için böyle bir siyasi kampanya yürütülüyor. Bence bunun iki nedeni var. Birincisi, farklı ülkelerde yaşayan çok büyük ve organize bir Ermeni diyasporası bulunması. İkincisi ise, Türkiye’nin bu zamana kadar bu konuda iyi ve sağlam politikalar, daha doğrusu ayağı yere basan PR çalışmaları yürütememiş olması. Keşke Türk diplomatları, hükümet yetkilileri ve aydınları Ermenilerle yaşadığımız bu soruna çok daha önceleri eğilmiş olsalardı ve uluslararası arenada kabul görebilecek gerçekçi ve yapıcı yaklaşımlar sunabilselerdi.

Bugün artık maalesef Washington’da konuştuğum her uzman, Türkiye’nin dünya kamuoyu gözünde bu davayı kaybettiğini söylüyor. Brookings Enstitüsü Türkiye programı direktörü Ömer Taşpınar’a göre,  bugün ABD Başkanı olan Barack Obama bile kendi seçim kampanyası sırasında Ermenilere yapılan soykırımı tanıdığını söyledi. Elbette Beyaz Saray’a geldiğinde, Amerikan başkanı sıfatıyla bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, her zaman seçmenlerine ve Amerikan halkına “bu konuda siz benim görüşlerimi biliyorsunuz,” mesajı vermeyi ihmal etmiyor.

Bundan Sonra Türkler ve Türkiye Ne Yapmalı?

Türkiye’nin artık anlamsız, boş ve sonuç getirmeyen boykotlar ve diplomatik manevralarla kaybedecek vakti yok.  Şu aşamadan sonra, Obama’nın Türk başbakanı Erdoğan ile kurduğunu söylediği “güven üzerine dayalı dostluk” bile bu konuda Türkiye’nin elini güçlendirmeye yetmeyecek gibi. Türkiye eğer bu siyasi oyunu kaybettiyse, bence bundan sonra yapması gereken kendi içindeki Ermenilere ve komşusu olan Ermenistan’a karşı yeni açılımlar getirmek ve siyaset sahnesinde oynanan bu kirli oyunu güzel bir manevrayla kazanmak. Amerika’nın da desteklediği bu “normalleşme” süreci, bana göre Türkiye’yi töhmet altından kurtarabilecek tek seçenek.

Elbette bu misyonda yurtdışında yaşayan Türlerin ve özellikle Amerika’daki Türk toplumunun katkısı çok önemli. Uluslararası kamuoyunda bu konuyla ilgili yürütülen karalama kampanyalarına yanıt vermek sadece devletin görevi değil. Örneğin bugün youtube’da Armenian genocide diye arama yaparsanız sayısız videoya ulaşabilirsiniz.

Bu videolarda olayların nasıl verildiği yorumunu size bırakarak bir örnek sunuyorum:

P.S. Hatta lütfen vaktiniz varsa bu videonun olduğu linke gidin ve İngilizce açıklamayı okuyun. İşte o zaman karalama kampanyası ve kirli siyasi oyunun ne olduğunu daha net olarak göreceksiniz.

Sonuç olarak artık Türkiye’nin bu konuda yeni açılımlar yapma vakti geldi de geçiyor bile. Eğer Ankara Obama yönetiminin “ilişkileri normalleştirme” konsepti içinde vermek istediği mesajı alır ve masadaki elini güçlendirirse hem Amerika için hem de kendi ulusal çıkarları için büyük fayda sağlamış olur. Aksi halde, bundan 3 yıl sonra, bugün Paris’te yaşadıklarımızı Washington’da yaşama ihtimalimiz oldukça yüksek.

 

Pazartesi, 16 Ocak 2012Golden Globe Ödül Töreninde Sürpriz

Altın Küreler Dağıtıldı, Türkler Sürprizle Karşılaştı
Hollywood Yabancı Basın Birliği tarafından her yıl verilen Altın Küre sinema ödülleri bu yıl da görkemli bir törenle sahiplerini buldu. Törende kimler yoktu ki… Brad Pitt-Angelina Jolie çiftinden, iki iddialı filmi ‘The Descendants’ ve ‘Ides of March’ aday listesinde yer alan George Clooney’e; gecede “Yaşam Boyu Başarı” ödülünü alan Morgan Freeman’dan, Demir Lady’i oynayan Meryl Streep’e kadar herkes oradaydı. Elbette erkek izleyicilerin yüreklerini hoplatan Charlize Theron ve Nicole Kidman gibi isimler de ön sıralarda yerlerini almışlardı. Selma Hayek ve Antonio Banderas birlikte sahneye çıkıp sunum yaptılar.

Ama biz Türkler için gecenin en anlamlı ve şaşırtıcı anı Meltem Cumbul’u sahneden görüşümüz oldu. Meltem bir an girdi ve iki üç cümle söyleyerek kayboldu. Eminim salonda bulunan birçok kişi, O’nun neden orada olduğunu ve tam olarak ne söylediğini anlamadı bile. Ama yine de Golden Globe gibi Amerikan kültürünün önemli fenomenlerinden biri olarak dünyanın hemen hemen her ülkesinde izlenen bir ödül gecesinde bir Türk oyuncuyu sahnede görmek, hele ki Türkiye’den bahsederken ve Türkçe konuşurken izlemek çok keyifli ve onur vericiydi. Cumbul, konuşmasına “Helo –good evening” diyerek başladı ve sonrasında “Herkese iyi geceler” diyerek Türk izleyicileri özel olarak selamladı. Törenin birçok ülke gibi Türkiye’de de izlendiğini belirten Cumbul, bir iki cümlelik konuşmasını, barış işareti yaparak ve Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözünü İngilzce söylerek tamamladı.

Tören sırasında Türklerin twitter hesaplarından gelen mesajlar ise ilginçti. Birçok kişi şaşkınlığını ifade ederken, Cumbul’u eleştirenlerin sayısının fazlalığı beni şaşırttı. Giydiği kıyafetten, söylediklerine kadar herşeyi eleştirmeyi kendine hak görenler, Cumbul’u neredeyse Golden Globe’a çıktığı için yerden yere vuruyorlardı. Bu mentaliteyi anlamak zor. Bir kişiyi sevmeyebilirsiniz, yaptığı işleri beğenmeyebilirsiniz ama dünya çapında önemli bir televizyon yayınında Türkiye adına konuşan, hoş sözler söyleyen ve mesajlar veren birini neden böylesine acımasız eleştirirsiniz? Bu kadar mı birbirimizi aşağıya çekme psikolojisinde bir toplumuz? Gerçekten okuduklarıma üzüldüm ve şu tweet’i gönderdim:

“Meltem Cumbul’un Golden Globe’a çıkmasını derin haset duygusuyla izleyenler, Türkiye adına yaptığı reklamın maddi değerinden haberdar mısınız?”

Evet, haberdar mısınız?

Özge Övün Sert

Özge Övün Sert 2003'ten bu yana Amerika'nın Sesi'nde muhabirlik ve televizyon sunuculuğu yapıyor. M.Ü. İletişim Fakültesi mezunu. Atlantik'in öbür yakasından haber veren sunucu ABD'deki Türk toplumunun da aktif bir üyesi. Ayrıca büyük hayallerin küçük adımlarla gerçeğe dönüşebileceğine inanıyor.

Blog Yazarı ve Mesajı