2011’de Ne Oldu!!!

Posted December 23rd, 2011 at 2:46 pm (UTC-5)
Leave a comment

2011 hem dünya siyasetine hem de küresel ekonomiye, deyim yerindeyse, damgasını vuran bir yıl oldu.

Arap baharıyla yıllardır halkını baskı altında tutan rejimler, çok klasik bir benzetme olacak ama, domino taşları gibi tek tek devrildi.

Arap dünyasındaki diktatörler gibi sağlam taşlar diye bilinen gelişmiş ülke ekonomileri tir tir titredi. Arap dünyasında alttan gelen halk hareketi siyasi tsunami’ler yaratırken, Avrupa’da “tedirgin piyasalar” borç krizindeki Euro bölgesini beşik gibi salladı.

Diktatörler gitti, Euro, IMF yardımları ve Avrupa fonları ile depreme dayanıklı hale getirilmeye çalışıldı.

2011’in sarsıntıları kendini Amerika’da da hissettirdi.


Amerika yeni yıla yeni bir Kongre ile girdi. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçiren Cumhuriyetçiler daha ilk günden kamu borçlarını, devlet harcamalarını, bir önceki yıl kabul edilen sağlık ve finans reformlarının iptalini gündemlerine aldılar.

Senato’daki çoğunluğunu koruyan ama oy kaybına uğrayan Demokratlar da, Beyaz Saray’ın da desteğiyle, istihdamı artırmanın, ekonomiyi canlandırmanın tek yolunun kamu harcamalarını kısmak olmadığını, üst gelir grubundaki bireylerin ve kurumsal vergi sistemindeki boşlukların kapatılmasının da işe yarayabileceğini savundu.

Atlantik’in öte yakasında da sular durulmuyordu…

Tunuslu seyyar satıcı Muammed Buazizi’nin 2010 Aralık’ında kendi vücuduyla fitillediği isyan ateşi 2011’in başlarında Arap ülkelerinde orman yangınları gibi hızla ilerlerken, Ocak ayında Estonya’nın katılımıyla 17’ye yükselen Euro bölgesi için Şubat ayında Avrupa İstikrar Mekanizması adı altında bir kurtarma fonu oluşturuluyordu. Amaç, Yunanistan’dan yola çıkan “borç meşalesinin” Olimpiyat ateşi gibi ülke, ülke, kıta, kıta ilerlemesini önlemekti. Ancak yine de Portekiz Nisan ayında “havlu atacak” ve yardım fonuna ihtiyacı olacağını açıklayacaktı.

Atlantik’in bu yakasında, Amerika’da ise, Nisan ayına gelindiğinde bütçe konusunda tarafların anlaşmazlığı, federal daireleri kapanma noktasına getirdi.

Tüm dünya nefesini tutup, Amerikan hükümeti kepenk kapatacak mı diye beklerken, varılan anlaşmayla bu olası itibar sarsıcı durum atlatıldı.

Bu arada Washington’da IMF ve Dünya Bankası’nın mutat bahar toplantıları için biraraya gelen liderler “Küresel canlanma var, ancak istediğimiz ölçüde değil,” görüşünü seslendiriyorlardı.

Bir ay sonra, Mayıs ayında, bir otelin kat hizmetleri görevlisine cinsel tacizde bulunduğu gerekçesiyle adı bir seks skandalına karışacak olan IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’a aitti bu sözler.


Kahn, “Ekonomik canlanma hala istediğimiz gibi değil çünkü dengesiz bir büyüme sözkonusu. Bu dengesizlik hem ülkeler arasında, hem de ülkelerin bireyleri arasında,” diyordu. Kahn’a göre, gelişmiş ülkelerin borç yükü ile gelişmekte olan ekonomilerdeki ısınma dengesizliği körüklüyordu.

T.S. Eliot, “April is the cruelest month- Nisan ayların en zalimidir” der ya, 2011 Nisan’ını belki buna örnek verilebilir. Çünkü, 9 Nisan’da federal devlet dairelerini kapanmaktan kurtarmanın “dayanılmaz hafifliğine” bırakmak isteyen Amerikalı politikacılar, 18 Nisan’da Standard and Poors’un açıklamasıyla neye uğradıklarını şaşırdılar.

Derecelendirme kuruluşu Amerika’nın görünümünü ilk kez negatife çevirdi. Karar Amerikan borsalarında 200 puanlık düşüşe neden oldu, altına tavan yaptırdı.

Gerçi derecelendirme kuruluşu Amerika’nın “AAA” olan kredi notunu değiştirmedi, ama Nisan en zalim ay olarak kaldı…

Nisan’da bir ilk daha oldu ve mahremiyetine büyük özen gösteren ABD Merkez Bankası (FED) tarihinde ilk kez bir basın toplantısı yaptı. Banka Başkanı Ben Bernanke, medya mensuplarının karşısına geçti ve onların sorularını yanıtladı.

Mayıs ayında, Euro bölgesi ve IMF, zor durumdaki Portekiz için 78 milyar dolarlık yardımı onayladı. Mayıs ayında bir önemli gelişme daha vardı, El Kaide lideri Usame Bin Ladin, bir operasyonla kendi evinde öldürüldü.
Bin Ladin’in öldürülmesi sonrasında petrol fiyatları düştü, borsalar yükseldi… Ancak bu etki etki uzun soluklu olmadı, piyasalar kısa süre sonra kendi günlük sıkıntılarına odaklandı.

Haziran Atlantik’in iki yakasında, “iki yakayı biraraya getirme” çabalarıyla geçti.

Yunanistan’dan, yardımların yeni dilimini alabilmesi için yeni acil önlemler alması istendi. Bu istekle birlikte, Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkartılabileceği söylentileri de yayılmaya başladı.

Bu arada Amerika’da, bütçe tavanının yükseltilmesine ilişkin görüşmelerde anlaşmazlıklar “tavan” yaptı.

Öte yandan Yunanistan parlamentosu 40 milyar dolarlık yeni acil önlem paketini açıkladı. Yunan halkı bir kez daha sokaklardaydı.

2011 Haziran ayı, IMF’nin başına kim gelecek sorusunun cevaplanmasıyla noktalandı. Fransız Strauss-Kahn’ın yerini yine bir Fransız, Christine Lagarde aldı. Bu şekilde BRICS ülkelerinin, “yeni başkan bizden olsun” şeklindeki “kadife isyanı” da noktalanmış oldu.

Bir yılı, bir blog yazısına sığdırmak zor, o yüzden yılın ikinci yarısı bir sonraki yazıya…

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Yükselen Piyasalara Akın Yakın!

Posted December 16th, 2011 at 3:29 pm (UTC-5)
Leave a comment

Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle Soğuk Savaş döneminin “iki kutuplu” dünyası da dağılmıştı, ama son zamanlarda birbiri ardına gelen ekonomik şoklar dünyayı yeniden iki kutuplu bir döneme itiyor. Ama bu kez kutupları ayrıştıran farklı siyasi ideolojiler değil, ülkelerin gelişme rotaları. Bir yanda AB ve Amerika liderliğinde inişe geçen gelişmiş ülkeler diğer yanda beklenmedik çıkışlar yapan gelişmekte olan ülkeler. Bir kutup borçları, diğer kutup ısınan ekonomileri dizginlemeye çalışıyor. AB ve Amerika borç krizlerini aşmaya çalışırken, Brezilya, Çin, Hindistan’ın başını çektiği ülkeler kalkınma hedeflerine doğru koşar adımlarla yol alıyor. (2023 için kendisine daha yüksek bir çıta koyan Türkiye de dahil bu yarışa, elbette.)


Bu trendi yakından inceleyen McKinsey Küresel Enstitüsü son raporunda gelecek 10 yılda yapılacak yatırımlara tek bir adres veriyor: Yükselen ekonomiler…

Halen tüm dünyadaki tüm mali varlıkların %79’u gelişmiş ülke kaynaklı ama bu oranın gelişmekte olan ülke ekonomileri lehine değişmeye başlayacağına kesin gözüyle bakılıyor. McKinsey’e göre yükselen ekonomilerin küresel mali varlıklardaki yani hisse senedi, tahvil ve kredilerdeki payı 2020’de %36’ya çıkacak. Basit bir örnek vermek gerekirse, Çin geçen yıl halka arz edilen şirketler aracılığıyla 2010’da 125 milyar Dolar topladı, Amerika’da bu rakam 35 milyar Dolar’da kaldı.

Ama McKinsey’e göre finansal gücün batıdan doğuya akmasında hala bazı sosyal, psikolojik, ekonomik ve sosyolojik engeller var. Asya krizinde paralarını kaybedenlerin yoğurdu üfleyerek yiyecekleri kesin. Gelişmiş ülkelerdeki demografik yapı yaşlıların hegemonyasına geçerken, bu kesimin riskli borsa yatırımlarından kaçıp, devlet tahvillerinde kalması ya da paralarını bankalarda saklaması da beklenen bir eğilim.

Bunlar elbette önemli engeller ancak McKinsey burada başka bir unsura daha dikkat çekiyor. Bu da yükselen ekonomilerin artık gelişmiş ekonomilere göre daha az kırılgan yatırım olanakları sundukları…

Neden mi? Çünkü bu ülkeler daha fazla doğrudan yatırım çekiyor. Yatırımcılar yükselen ekonomilerde değerli kağıt almak yerine, fabrika ya da şirket satın alıyor. Buna karşın gelişmiş ülkelerde yatırımlar daha kırılgan olan mali varlıklara yöneliyor.

McKinsey’in ayrıntılı raporunda gelecek 10 yıldaki yatırımlara adres gösterdiği yükselen ekonomilere, daha istikrarlı bir yatırım iklimi yaratma konusunda bazı tavsiyeleri de var. Bunlar da sermaye piyasalarına ilişkin kuralların biraz daha sıkılaştırılması, halka açık şirketlerde, azınlıktaki hissedarların haklarını daha iyi koruyacak uygulamaların ve şeffaflığın sağlanması, kurumsal yatırımcılığı artıracak şekilde yeni teşvikler çıkarılması olarak sıralanıyor.

Yükselen ekonomilerin McKinsey raporunda öngörüldüğü gibi gelecek 10 yılda yatırımların güçlü kutbu olmaması için şimdilik hiçbir neden yok gibi görünüyor.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

AB Anlaştı, İngiltere Dışarıda Kaldı

Posted December 9th, 2011 at 2:33 pm (UTC-5)
1 comment

AP

Batı medeniyetinde Yunanistan’ın ayrı bir yeri vardır. Bu topraklar, günümüz demokrasisinin doğum yeri olarak bilinir, çağdaş değerlere bu ülkenin koyduğu maya her zaman minnetle anılır.

Ancak bu kez Yunanistan insanlığa sunduğu demokrasiye, içine düştüğü borç krizi sonrasında yeni bir açı vermiş gibi oldu.

Nasıl mı? Yok, öyle eskiden olduğu gibi darbe filan olmadı ama daha da önemli bir değişiklik oldu.

Aylardır Yunanistan’ın borç kriziyle başlayan Euro bölgesindeki yangını söndürmeye çalışan AB sonunda 9 Aralık Cuma günü Almanya ile Fransa tarafından gündeme getirilen planı kabul etti. İngiltere hariç, 26 AB üyesi ülkenin kabul ettiği anlaşma ile bir anlamda egemenlik hakları, iş mali konulara gelince, askıya alındı. Çünkü seçimlerde halkın serbest iradesiyle işbaşına getirdiği hükümetler, bütçelerini artık “merkezin” yani Brüksel’deki teknokratların iradesine sunacaklar.

AB projesi aslında ulus devlet anlayışının bir adım ötesine geçme adına insanlık tarihinde önemli bir adım. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı izlerini tüm Avrupa ülkelerini aynı çatı altında eriterek yoketme hedefiyle yola çıkan AB, birçok konuda ulus-devlet çizgisini zorlasa da, toptan kaldırma konusunda ısrarcı olmamıştı.

Mesela Maastricht Anlaşması ile kriterler getirilmiş, ama bu kriterlere uymayanlara yaptırım uygulanmamıştı.
Euro kullanmak isteyen ülkelerden istenen bu kriterler beş başlık altında toplanmıştı: Ulusal bütçe açıkları GSYİH’nın %3’ünü aşmayacaktı. Ulusal kamu borçları da yine GSYİH’nın %60’ını geçemeyecekti. Uzun vadeli faizler, enflasyon oranı en düşük üç AB ülkesindeki faizlerin iki puan yukarısında olmayacaktı. Enflasyon oranı da en düşük enflasyona sahip üç ülkenin sahip olduğu oranın %1,5’inden fazla olmayacaktı.

İngiltere o zaman da egemenlik haklarını zedeleyeceği gerekçesiyle bu kriterleri başlangıçta kabul etmeyip, Euro’ya dahil olmamıştı.

İşte şimdi de İngiltere “Merkozy” ikilisinin hazırladığı plana karşı çıkmaya devam ediyor. Sarkozy ve Merkel ise anlaşmayı kabul edenlerle “yola devam” diyor.

Ne peki yola devam dedirten bu kurallar? Biraz Maastricht kriterleri, biraz havuç, biraz sopa…

– Her ülke bütçe açıklarını %3 sınırında tutacak. Bu sınır aşılırsa, o ülke için otomatik olarak yaptırımlar devreye girecek.

– Anlaşmayı kabul eden ülkeler anayasalarında değişiklik yaparak denk bütçe ilkesini benimseyecek. Çoğu ülke, biraz esneklik sahibi olma adına, anayasasında denk bütçe koşulunu bulundurmuyor. Esneklik de yağmurlu günler için hani, ekonomiyi canlandırmak gerekirse kamu harcamalarını artırıp, istihdam yaratma imkanı adına yönetimlerin kendi adlarına kullandıkları esneklikler. Ancak yeni anlaşma denk bütçeyi zorunlu kıldığından bu esneklik de ortadan kalkıyor.

– Anlaşmayı kabul eden ülkelerin hükümetleri bütçe planlarını artık ulusal meclisten önce, diğer üye ülkelerin onayına sunacak. Brüksel’deki teknokratlar, kendilerine gönderilen bütçe planlarını ince eleyip, sık dokuyarak inceleyecek, beğenirse onay verecek. Ancak bunun ardından bütçe planı ulusal mecliste oya sunulabilecek.

“Merkozy” formülünü benimseyen ülkeler 9 Aralık günü varılan anlaşmayı ulusal meclisine taşıyacak ve onaylamasını isteyecek. AB yetkilileri bu sürecin Mart ayına kadar tamamlanmasını bekliyor. Belki İrlanda yine referandumla ipe un sermeye çalışabilir. Ama sonuçta Avrupa demokrasi açısından, ulus-devlet ilkesi açısından yeni bir dönemece girmiş görünüyor.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Ve Alışveriş Başladı…

Posted November 27th, 2011 at 6:59 am (UTC-5)
3 comments

Amerikan ekonomisinin üçte ikisi tüketime dayanıyor. Bu tüketim sayesinde hem Amerikan ekonomisi yürüyor hem de Amerika’ya ucuz mal satan Çin gibi ülkeler fayda görüyor.


2007 yılındaki emlak krizi sonrasında işini kaybedenler kadar işini kaybetme korkusu yaşayanlar da harcamalarını kısmış, kredi kartlarına yüklenerek alışveriş yapmaktan vazgeçmişti.
Ama Black Friday – Kara Cuma artık bu eğilimin değiştiğinin ilk işareti oldu.

Kara Cuma, Kasım ayının son Perşembe günü kutlanan Şükran Günü’nün ertesi günü Noel alışverişinin start aldığı gündür.

O gün de bütün perakendeciler Noel alışverişine ayrılan paradan kendilerine düşen payı almak için büyük indirimler yapar, satışlarını artırmaya çalışırlar.

Bu yüzden de Şükran Günü’nün hemen ardından gelen Cuma’ya “Kara Cuma” denir.

Bakmayın sizin bu terimin çağrıştırdığı gama, kasvete.

Aslında Kara Cuma perakendecilerin bayram ettiği gündür. Çünkü o güne kadar zararda olan ve bu zararı bilançolarında kırmızı rakamlarla gösteren perakendeciler Kara Cuma günü başlayan Noel alışveriş döneminde kara geçer ve bilançodaki kırmızı renkli zarar rakamları, karlılığa veya muhasebeci diliyle siyaha dönüşür.

İşte bu Şükran Günü sonrasındaki Kara Cuma tam bir bayram havasına dönüştü. Beklenenden daha büyük kalabalıklar sadece Wall Mart, Target gibi ucuzcu dükkanların değil, Gucci ya da Coach gibi lüks markaların dükkanları önünde uzun kuyruklar oluşturmaktan çekinmedi.

Bu yılki alışverişçiler sadece Amerikalılar da değildi. Diğer ülkelerden de gelen müşteriler de vardı Kara Cuma ucuzluğu için. İstediğiniz ürünleri %50 ya da %70 indirimle almayı kim istemezki ?

Bu yılki alışverişte gençlerin çokluğu da dikkat çekiciydi. Dikkat çeken bir başka şey de perakendecilerin dükkanlarını Cuma’yı beklemeden Şükran Günü akşamı açmasıydı. Oysaki önceleri bu bayramda hemen hemen her dükkan kapalı olur, çalışanların bayramı ağız tadıyla aileleriyle başbaşa geçirmelerine izin verilirdi. Anlaşılan artık herkes Şükran Günü yemeğini yediktan sonra aile fertleriyle kaliteli zaman geçirmektense kaliteli ürünleri ucuza almayı tercih etti.

Şükran Günü’ne bu şekilde çomak sokulmasına kızanlar olmadı değil ama çoğunluk tekrar eski günlerde olduğu gibi alışveriş yapabilmekten memnun.

Başta da demiştim ya ülke ekonomisinin üçte ikisi tüketime dayalı olduğundan bayram havası sadece perakendecilerle kısıtlı kalmadı. Tüketiciler de, yönetim de, piyasalar da şimdilik rahat bir nefes aldı.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Amerika’da Gözler Süper Komite’de

Posted November 18th, 2011 at 4:18 pm (UTC-5)
2 comments

Arap ülkelerinde iktidarlar halk ayaklanmalarıyla değişirken, Avrupa kıtasında, Yunanistan ve İtalya’da yönetimlerin Adam Smith’in “görünmez eli” marifetiyle koltuklarından “azcık öteye gidiver” edasıyla itildiğine tanık olduk.


Arap ülkelerinde özgürlük ve demokrasi isteği, sorunlu Avrupa ülkelerinde ekonomik sıkıntılar değişimi kamçıladı.

Amerika’da da ekonomik sıkıntılar değişim sürecini zorluyor. Burada değişim süreci devletin nasıl kazanacağı ve kazandığını nasıl harcayacağı noktasında odaklanıyor.

Sorun ortada, Amerika kazandığından çok harcıyor, harcadıkça daha çok borç alıyor.

Terazinin bir ucundaki Cumhuriyetçiler, “ulusal geliri artırmanın yolu özel teşebbüsten geçer, özel teşebbüsü de en iyi düşük vergi politikası teşvik eder” diyerek vergileri yükseltme fikrine direniyor.

Terazinin diğer ucundaki Demokratlar ise sosyal sigorta ve emeklilik sistemi gibi temel harcama kalemlerinde derin kesintilere karşı çıkıyor.

Ama bu iki ucun ortalarda bir yerde buluşması lazım. Bu çetrefilli iş de, bu yılki borç tavanını yükseltme tartışmaları sırasında varılan anlaşma çerçevesinde oluşturulan Süper Komite’ye düşüyor.

Süper Komite, eşit sayıdaki Demokrat ve Cumhuriyetçi senatörden oluşuyor. Bu durumda ortaya süper bir formül çıkarmaları lazım ki her iki taraf da ikna olsun.

Ama iş göründüğü gibi kolay değil.

Çünkü komite hala yolu ortalayabilmiş değil.

Ancak, komiteye verilen sürede yolun sonuna yaklaşılmış durumda.

23 Kasım akşamı, yani Şükran Günü’nden bir gün önce Komite’nin süresi doluyor.

23 Kasım günü Komite ne açıklarsa açıklasın, bunun Şükran Günü hindisinden önce Amerikalıların midesine oturması ihtimal dahilinde.
Çünkü komiteden gelecek 10 yıl için 3 ya da 4 trilyonluk kesinti yapması isteniyor. Ama temelde daha gerçekçi bir hedef 1,2 trilyonluk kesinti.

Şimdilik Cumhuriyetçiler, bazı vergi indirimlerini kaldırıp bu yolla 250 milyarlık gelir sağlanması, bunun karşılığında da, vergi oranlarının düşürülmesi yolunda bir “orta-yol” sundu.Cumhuriyetçilere göre bu düşük vergiler sayesinde ekonomi canlanacak ve bu şekilde 110 milyarlık gelir elde edilecek.

Demokratlar başlangıçta bu formüle sıcak baksalar da, çok ikna olmuşa benzemiyorlar. O yüzden de pazarlıklar sıkı şekilde devam ediyor.

Süper Komite’nin süper zor olan bu işi karara bağlaması için basit çoğunluğa ihtiyacı var. Yani yedi üye ortaya çıkarılan plana evet derse, teklif Kongre’ye gönderilecek. Kongre’den de her iki kanatta basit oy çoğunluğuyla plan kabul edilirse iş Obama’nın imzasına kalacak.

Peki ya anlaşma sağlanamazsa, Kongre plana onay vermezse?
İşte bu durumda, tasarruf tedbirleri otomatik olarak devreye girecek. 1,2 trilyon dolarlık tasarruf önlemi 2013 bütçesine otomatik olarak savunma ve savunma dışındaki harcamalara yansıtılacak. Sosyal sigorta ve yoksullara yönelik sosyal programlar ise bu kesintilerin dışında tutulacak.

Seçimlere bir yıl gibi kritik bir zaman diliminin kaldığı bir dönemde bakalım politikacılar kesintileri kendi elleriyle mi yapacak, yoksa otomatiğe bağlanmış tedbirler mi yürürlüğe girecek?

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Amerika’da Yatırım Yapanlara Oturma İzni

Posted November 11th, 2011 at 1:23 pm (UTC-5)
Leave a comment

Bir önceki yazımda iki Amerikalı senatörün 500 bin Dolar’a ev alanlara oturma izni verilmesi yönündeki yasa tasarısını ele almıştım. Bu yazıda, aynı miktarda parası olan ama bu tasarının yasalaşmasını bekleyecek kadar sabırlı olmayanlara özel bir vize programından bahsedeceğim.


Bu, yatırımcılara özel bir uygulama. Yani “Amerika’da sermaye yatırımı yapayım” diyenlere verilen bir vize türü: “EB-5 Göçmen Yatırımcı Vizesi” alabilmek için yapılacak sermaye yatırımlarının bazı koşulları yerine getirmesi şart. Temelde bu koşulların Amerika’da ekonomik canlanma ve istihdamı artırma hedeflerini karşılaması gerekiyor.

Bu hedeflere varmak üzere konulan şartları kısaca şöyle özetlemek mümkün:

– Yatırım miktarı, aslında en az 1 milyon Dolar. Ama bunun bir istisnası var. Eğer yatırım işsizliğin çok yüksek olduğu şehirlerde veya az gelişmiş kırsal kesimlerde yapılırsa 500,000 Dolar yeterli. İşsizliğin yüksek olduğu yerler tanımlaması “ulusal işsizlik ortalamasının 1,5 katı olan yerler” şeklinde yapılıyor. Yani Amerika’da işsizlik oranı %9 ise bu durumda tanıma giren yerdeki işsizlik oranı %13,5 civarında oluyor. Halen Amerika’da bu tanıma giren çok sayıda kent var.

– Sermaye yatırımı tanımı da nakit para, ekipman, envanter ve maddi varlıklar olarak tanımlanıyor. Ekipman, envanter ve maddi varlıkların değeri, yatırımcının geldiği ülkedeki değerine göre değil, Amerika’daki piyasa değeri üzerinden hesaplanıyor.

– Yatırım yeni bir iş kurmak veya mevcut bir şirketi satın almak suretiyle gerçekleştirilebiliyor. Şirket dediysem, bu, tek kişilik şahıs şirketi de olabilir, holding de.

– Yatırımın ticari bir faaliyet alanına yapılması gerekiyor, yani ev satın almak bu vize programında yatırım olarak kabul edilmiyor. (Ev alanların oturma izni alabilmek için iki Senatör’ün bir süre önce sunduğu tasarının yasalaşmasını beklemeleri gerekiyor.)

1990 yılında Kongre’nin izniyle çıkarılan ve ilk kez 1992’de pilot uygulaması yapılan göçmen yatırımcı programıyla vize alabilmek için yerine getirilmesi beklenen istihdam koşulları da şöyle sıralanıyor:

– Yapılacak yatırım en az 10 Amerikan vatandaşına veya Yeşil Kart sahibine tam-günlük iş yaratmak veya mevcut 10 işin devamlılığını korumak zorunda. Bunun için de yatırımcıya iki yıllık süre veriliyor. Yani, göçmen yatırımcının, yatırımı yapar yapmaz en az 10 Amerikalı’yı işe alması beklenmiyor. Bunu iki yıl içinde sağlaması isteniyor. Hatta bazı haklı gerekçelere dayandırılırsa, bu süre uzatılabiliyor da. Bu arada hemen hatırlatalım tam-gün istihdam haftada 35 saatlik iş olarak tanımlanıyor.

– Eğer yatırım, vize programı kapsamındaki “özel bölgesel merkezlerde” yapılmışsa bu durumda yatırımcının 10 kişiyi doğrudan işe alması koşulu aranmıyor, bunun yerine, yapılan yatırım aracılığıyla ‘dolaylı biçimde’ özel bölgesel merkezde iş yaratılması/mevcut bir işin korunması koşulu yeterli olabiliyor.

– Yatırımcı, kendisini, eşini ve çocuklarını istihdam ederek “en az 10 iş sahası açma” koşulunu yerine getirmiş sayılmıyor.

– Program çerçevesinde, hemen hemen her eyalette ve başkent Washington’da olmak üzere 200’den fazla özel bölgesel merkez var. Bu merkezlerin örtüşen faaliyet alanları olduğu gibi farklılaştıkları faaliyet dalları da bulunuyor. Meraklısına, tam liste ve ayrıntılı bilgi bu link’te yer alıyor.

Yatırımı borç para ile yapma şansınız yok. ‘EB-5 Göçmen Yatırımcı Vizesi’ hakkında daha fazla bilgi almak isteyen okuyucular için aşağıdaki Amerika Göçmenlik Dairesi linki faydalı olabilir.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

ABD’de Ev Alana Üç Yıllık Vize

Posted October 28th, 2011 at 1:32 pm (UTC-5)
5 comments

Amerika’da Ticaret Bakanlığı’nın açıkladığı büyüme raporu üçüncü çeyrekte %2,5’lik bir büyümeye işaret ediyor. İstatistiklere bakılırsa tüketici güveni de, tüketici harcamaları da, beklenenin altında olsa bile, artış göstermiş. Amerikan ekonomisinin üçte ikisini tüketim harcamaları oluşturduğundan bu, piyasaları sevindirdi.

Ancak 2007’deki krizi tetikleyen emlak piyasasındaki atalet hala Amerikan ekonomisinin önüne engel çıkarmaya devam ediyor. Merkez Bankası’nın düşük faiz politikası piyasayı canlandırmaya yetmedi. Bu yüzden Başkan Barack Obama, kısa süre önce yeni bir konut finansman programı daha açıkladı, maksadı, konut kredi geri ödemelerini azaltıp, konut sahiplerinin cebine başka harcamalar için para koyabilmek.

Bu programın başarısını zaman gösterecek. Ama bu arada atıl durumdaki emlak piyasasından “durum çıkarmak” isteyen iki Senatör “vize kozunu” kullanarak piyasayı canlandırmayı amaçlıyor.

Ver parayı, al vizeyi

New York’tan Demokrat Senatör Charles Schumer ile Utah’ın Cumhuriyetçi Senatörü Mike Lee’nin geçen hafta sunduğu yasa tasarısı Amerikan emlak piyasasına yarım milyon Dolarlık yatırım yapan yabancılara Amerikan vizesi verilmesini öngörüyor.

Biraz daha açarsak 500 bin Dolar verip Amerika’da ev veya apartman dairesi alan yabancılara üç yıllık oturma izni verilecek.

Eğer almak istenilen ev ya da apartman dairesi, diyelim ki 250 bin dolar ise, bu durumda iki tane almak gerekiyor. Alınan ev ya da dairelerden birinde alımı yapan yabancının ikamet etmesi, diğerini ise kiraya vermesi bekleniyor.

Üç yıllık oturma izni alabilmek için, alımı yapan yabancının, Amerika’da en az altı ay kalması ve bu süre içinde gerekli vergileri ödemesi de şart. Konut alan yabancılar yanlarında eşlerini ve 18 yaşından küçük çocuklarını getirme hakkına da sahip olacaklar. Ama aldıkları konutu sattıkları an yabancı alıcının ve ailesinin oturma izni geri alınacak.

Çalışma izni yok

Tasarı konut karşılığında üç yıllık oturma izni verirken, çalışma izni vermiyor. Çalışma izni için yine normal prosedürün uygulanması gerekiyor.

İki senatörün hazırladığı tasarı Amerika’da bir çeşit “Sevda Tepesi” tepkisi yarattı.

Hani 1984 yılında Özal döneminde, Türkiye’de yabancılara sadece yatırım amacıyla değil özel kullanım amacıyla da mülk satışına izin verilince o zaman prens olan Suudi Kralı Abdullah Sevda Tepesi’ni almış, bu da Türkiye’de birçok kişinin tepesinin tasını attırmıştı ya, onun gibi bir şey oldu.

Birçok gazetede konuyla ilgili haberlere sayısız olumsuz yorum yazıldı, göçmen karşıtları, bazı gazete ve köşe yazarları şiddetle bu fikre karşı çıktı.

Başkan Bill Clinton döneminde Çalışma Bakanı olarak görev yapan Robert Reich ise Christian Science Monitor’de yayınlanan makalesinde konuya bir başka açıdan yaklaştı ve konut piyasasına zengin yabancıların girişini teşvik eden yasanın Amerika’nın yoksul yabancılara kapısını giderek daha sıkı şekilde kapattığı bir döneme geldiğine dikkat çekti. Reich, vizelerin sıkılaştırıldığı, göçmenlere tanınan fırsatların azaltıldığı bir dönemde zengin yabancılara para karşılığında kapıları açmanın Amerika’nın göçmen ruhu ve kültürüyle hiç de bağdaşmadığını yazdı.

Kanadalılar en büyük alıcı

Tasarı tartışmalarla beraber yabancıların Amerikan piyasasındaki yerini de gün ışığına çıkardı. Buna göre, son yıllarda, düşük fiyatlar, zayıf dolar gibi etkenleri kendi lehlerine kullanan yabancılar alımlarını artırmışlar.
Amerikan Emlakçılar Birliği’nin rakamlarına göre emlak piyasasının büyüklüğü 1,07 trilyon Dolar. Yabancılar, 2010-2011 Mart ayları arasında 41 milyar Dolarlık alım yapmışlar. Bir önceki dönemde de bu rakam aynı kalmış. En çok Kanada, Çin, Meksika, Hindistan ve İngiltere’den gelen alıcılar konut almış. Yabancı alımların %25’ini Kanadalılar yapmış. Bir diğer %25 ise Çin, Meksika, Hindistan ve İngiltere’deki alıcılara ait.

Yabancıların en fazla tercih ettiği yerler, güney Florida, güney California ve Arizona. Güney Amerikalı alıcılar özellikle Miami’yi tercih ederken, Meksikalılar, Arizona ve Texas’ı, Asyalılar California eyaletini tercih ediyor. Soğuk havadan bıkan Kanadalılar da Florida ve Arizona’yı seçiyor. (Not: Emlakçılar Birliği’nin verilerinde Türkiye ve Türk alıcılara dair bir istatistik yer almıyor.)

Emlakçılar Charles Schumer ve Mike Lee’nin tasarısını, doğal olarak, destekliyorlar. Ama bu destek, mevcut eleştirileri göğüslemeye yetecek mi belli değil. Dolayısıyla şimdilik tasarının Senato’da kabul edilip-edilmeyeceği bilinmiyor. Teklifin yasalaşması için Senato onayından sonra Temsilciler Meclisi tarafından da kabul edilmesi ve Başkan Obama tarafından imzalanması gerekiyor.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Bütçede Kemer Sıkma Zamanı

Posted October 21st, 2011 at 2:22 pm (UTC-5)
Leave a comment

Amerika’da Şükran Günü denilince akla fırınlanmış hindi, tatlı patates püresi ve yaban mersini sosunun süslediği mükellef bir yemek sofrası gelir. Her bayram gibi Şükran Günü’nün de bazı ritüelleri vardır. Mesela Ulusal Hindi Besicileri Federasyonu ile Kümes Hayvanları Ulusal Konseyi başkana şöyle en besilisinden bir hindi hediye eder. Başkan da bayramın hatırına hindinin canını bağışlar. Böylelikle hindi insanların midesini boylayacağına Disneyland’a gönderilir ve hatta buradaki geleneksel Şükran Günü Geçit Töreni’nde boy bile gösterir.

Bu yılki Şükran Günü öncesinde ise kesilmeyi bekleyen sadece hindiler değil. Bütçedeki olası fazlalıklar, gereksiz yere yapıldığı düşünülen masraflar, hiçbir getirisi olmayan harcamalar da kesilmeyi bekliyor. Kesim ekibi de 6 Demokrat ile 6 Cumhuriyetçi’den oluşuyor .

Geçen yazın en sıcak günlerinde, ateşli tartışmalar sonrası borçlanma tavanı yükseltilmiş bunun karşılığında da tasarruf tedbirlerini belirleyecek bir komite kurulması kararlaştırılmıştı.

Süper komiteden bütçede 10 yıl içinde en az 1,2 trilyon Dolar’lık tasarruf sağlayacak formüller geliştirmesi; bu formülleri de 23 Kasım günü, yani Şükran Günü’nden bir gün önce, sunması bekleniyor.

Yani hindinin canı bağışlanacak ama bazı programlar kurban verilecek.

Komite neredeyse hergün kapalı kapılar ardında toplanarak hangi bütçe kalemlerini keseceğini belirlemeye çalışıyor.

Süper komite, aslında formülleri geliştirmek için sadece kendi üyelerinin görüşlerine başvurmuyor. Tüm Kongre üyelerinden bu konuda görüş bekliyor. Bu çerçevede 14 Ekim tarihine kadar diğer Kongre üyelerinden görüş ve öneriler topladı.

Geliştirilen, toplanan, süzgeçten geçirilen ve “finale kalan” öneriler en geç 23 Kasım günü açıklanacak.
Açıklanan öneriler de en geç 23 Aralık yani tam Noel öncesi Kongre’de oya sunulacak. Anlaşmaya göre oylama politik amaçlar doğrultusunda ertelenirse, Süper Komite’nin tasarruf tedbirleri Ocak ayında otomatik olarak devreye girecek. Başta savunma sanayi olmak üzere birçok alanda kamu harcamaları kesilecek.

Politikacılar şimdiden kendi seçmen kitlelerini etkileyebilecek olası kesintilerin hesabını yaparken, bunun için kaygılanırken, piyasaların tedirginliği daha farklı.

Bu çevrelerin kabusu, Amerika’nın kredi notunun yeniden düşürülmesi ihtimali. Ağustos ayında, borç tartışmaları sürerken Standard & Poor’s biraz da politikacıları suçlayarak Amerika’nın AAA olan kredi notunu düşürmüştü. İşte şimdi piyasalar Ağustos ayında yaşananların tekrarlanmasından ve Amerika’nın notunun S&P tarafından daha da aşağı çekilmesinden kaygı duyuyor.

Anlaşılan o ki Amerika’da hem Şükran Günü hem de Noel bu yıl ekonomik sıkıntıların gölgesinde kalacak.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Cumhuriyetçi Adaylardan Ekonomi Reçeteleri

Posted October 14th, 2011 at 2:04 pm (UTC-5)
Leave a comment

Amerika’da başkanlık seçimleri yaklaşırken Cumhuriyetçi adaylar kendi aralarında kozlarını paylaşıp, en güçlü olanı Obama’nın karşısına çıkarma telaşında.

Ama nedense ibre bir türlü aynı adaydan yana oynamıyor. Kamuoyu yoklamalarının ilk gözdesi Temsilciler Meclisi Üyesi Michelle Bachmann’dı, sonra Texas Valisi Rick Perry ibreleri kendi lehine oynattı. Statükocuların gözdesi Mitt Romney halktan beklenen ilgiyi görmeyince bu kez New Jersey Valisi Chris Christie’ye “aday ol” baskısı yapıldı. Ama Christie, “umumi istek üzerine” başkanlık yarışına girmektense Romney’e destek verdiğini bir toplantıda açıklayıp, işin içinden sıyrıldı. Bu arada pizza restoran zinciri yöneticisi siyah Herman Cain, Florida eyaletinde ve bazı kamuoyu yoklamalarında rakiplerini geride bırakınca tüm dikkatleri üzerinde topladı.

Kamuoyu yoklamalarında ibreyi topaç gibi döndüren, sekiz Cumhuriyetçi adayı zorlayan en önemli unsur elbette ekonomi. Hepsi temelde “küçük devlet” ve kamu harcamalarını kısma fikrini savunsalar da “sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri” gibi Amerika’nın belini büken harcamalarda kesintiye gitme vaadinde bulunmanın siyasi bir Rus ruleti olabileceğini biliyorlar.

Peki adayların ekonomi reçeteleri neden oluşuyor?

Bu yazıda kamuoyunda öne çıkan dört adayı ele alalım ve küçük “kapsüller” halinde anlatalım:

“Amerika’ya İnan”

Mitt Romney: Romney’nin reçetesi 149 sayfa ve “Believe in America” adını taşıyor. “Amerika’ya İnan”ın temelinde kurumlar vergisini %25’e çekmek, Bush döneminde başlatılan vergi kesintilerini sürdürmek, regülasyonları azaltmak ve miras vergilerini tamamen kaldırmak var. Romney çok taraflı serbest ticaret anlaşmaları da istiyor.

Rakipleri ise Romney’nin planını birkaç yönden eleştiriyor. Planın, karmaşık olduğu iddiası bunlardan biri. Planın 149 sayfa olmasını da bunun bir işareti olarak sunuyorlar. 2008 yılındaki ekonomiyi canlandırma planını savunması ve Çin’le sadece bazı durumlarda ticari kavgayı göze almanın yararlı olabileceğini söylemesi de rakiplerine eleştiri malzemesi oldu. Obama’nın sağlık reform planında Mitt Romney’nin Massachusetts Valiliği sırasında eyalete getirdiği sistemden esinlenmiş olması da eleştiriler arasında.

“Çare enerji sektöründe”

Rick Perry: Texas Valisi Rick Perry de devletin piyasalardaki kontrolünü azaltmaktan ve vergileri aşağı çekmekten yana. Mali disiplini sağlamak da Perry’nin bir diğer hedefi. 14 Ekim günü ekonomi planını açıklayan Perry’nin reçetesinin en dikkat çeken yanı ise enerji sektörü. Cumhuriyetçi aday Amerika’nın doğal enerji kaynaklarının araştırılması ve bu alanda yatırım yapılmasını hedefliyor. Bu şekilde Ortadoğu ve Venezüella gibi dış kaynaklara bağımlılığın kalmayacağını ve 1,2 milyon kişiye iş sağlanacağını söylüyor.

Rakipleri Perry’nin ekonomi alanındaki çıkışlarını yakın markajda takip ediyorlar. Adayın, sosyal sigorta sistemini “Ponzi scheme” yani bir nevi “saadet zinciri” uygulaması olarak tanımlaması ve Merkez Bankası’nı, faizleri aşağı çekmek için yürüttüğü politikalar yüzünden “ihanetle” suçlaması rakiplerine kıyasıya eleştiri yapma fırsatı sundu. Perry’nin, küçük devlet formülünü savunup, valiliği döneminde Texas’ta her eyaletten daha fazla istihdam sahası yarattığını söylemesi de geri tepti. Çünkü bir süre sonra, bu yeni iş sahalarının özel sektörden çok kamuda olduğu ortaya çıktı.

Cain’in reçetesi: 9-9-9

Herman Cain: Pizza restoran zinciri yöneticisi Cain’e en fazla destek kazandıran söylemi vergi politikası oldu. Cain, her lafının başında “9-9-9” diyor. Üç dokuzdan biri gelir vergisi, diğeri satış vergisi, sonuncusu da kurumlar vergisi oranı. Bu şekilde %35 düzeyindeki kurumlar vergisi ile yine gelir durumuna göre %35’e kadar çıkan bireysel gelirler aşağı çekilmiş olacak. Ama bunun yanında daha önce alınmayan %9’luk bir federal satış vergisi başlatılacak. Cain, bordro vergilerini, miras ve sermaye kazanç vergilerini de kaldıracağını söylüyor.

Cain’in rakipleri bu formülü biraz alaycı biraz da “ilginç yorumlarla” eleştiriyor. Jon Huntsman, “9-9-9 formülü kulağa hoş geliyor, ilk duyduğumda pizza reklamı zannettim” derken, Michele Bachmann, “Yüzde 9’luk yeni bir federal satış vergisine hiç gerek yok. Hem, 9-9-9’u tersine çevirirseniz, şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu görürsünüz,” gibi bir açıklama getirdi.(Bu açıklamaya bir açıklama getirmek gerekirse, 9-9-9 tersine çevrildiğinde 6-6-6 okunuyor bu da bazı çevrelerde “şeytanın sembolü” olarak görülüyor.)

“Sağlık ve finans reformlarında geri adım şart”

Michelle Bachmann: Temsilciler Meclisi Üyesi Bachmann, Amerikan ekonomisindeki sorunların temelinde “devletin” yattığını söylüyor, onun için de devleti küçültmeyi, vergileri azaltmayı hedefliyor. Devleti destek değil de köstek olarak gören Bachmann’ın reçetesinde bu yüzden kurumlar vergisini %35’ten %9’a çekmek, sermaye gelir vergilerini tamamen kaldırmak var. Hatta kurumlar vergisinde bir af bile düşünüyor, Bachmann. Kongre üyesi, özel sektörün önünde engel oluşturduğunu düşündüğü çevre koruma kanunlarını azaltmayı ve Amerika’nın doğal kaynaklarından daha fazla yararlanmayı da hedefliyor. Obama’nın yasalaştırdığı sağlık ve finans reformu da Bachmann’ın iptal etmeyi istediği yasalar arasında. Temsilciler Meclisi Üyesi’nin en popüler vaadi de benzin fiyatını eski günlerde olduğu gibi galon başına 2 Dolar’a çekmek.

Rakipleri Bachmann’ın bu hedeflere nasıl varacağını bir plan halinde sunmamasını eleştiriyor. Adayın önerdiği vergi affının yeni iş sahası açmaya yarayabileceği tezi de kabul görmüş gibi durmuyor. Kayıtlı Cumhuriyetçi seçmenlerle, Cumhuriyetçi fikirlere açık bağımsız seçmenler arasında yapılan bir araştırmaya göre ise Bachmann, ekonomiye zarar verecek bir lider olarak görünüyor.

Amerika’da 2012 Kasım ayında başkanlık yarışında Obama’nın karşısına çıkmayı uman Cumhuriyetçi adayların ekonomi planları önümüzdeki aylarda daha da şekillenecek ve aldıkları şekle göre seçmenin tercihinde önemli bir etken oluşturacak.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Steve Jobs ve Başarının Sırrı

Posted October 7th, 2011 at 10:55 am (UTC-5)
Leave a comment

Apple şirketinin kurucusu ve eski yöneticisi Steve Jobs’un ölüm haberi tüm dünyaya neredeyse ışık hızıyla yayıldı. Facebook ve twitter’da sayısız R.I.P (Huzur içinde yat) mesajları dolaşırken, yayına her an hazır tutulan “Steve Jobs’ın Hayatı” konulu televizyon programları da ekranları doldurdu.
Steve Jobs bu kez ameliyat masasında değil de dünya kamuoyu önünde mercek altına alındı, Jobs’ı Jobs yapan her doku, her hücre tek tek incelendi.

Biraz merak, biraz gıpta ve biraz hayranlıkla didik didik edilen hayattan Suriyeli bir babadan olma ve Anadolulu Ermeni bir aile tarafından evlatlık edinilme gibi daha önce sadece küçük bir grubun bildiği detaylar da çıktı ortaya.

Bu kadar yoğun bilgi yüklemesi sırasında benim en çok ilgimi çeken eski Apple CEO’su John Sculley’le yapılan söyleşi* oldu.

Pepsi Co’nun yöneticisi iken Jobs tarafından “Ömrünün geri kalanını şekerli su satmakla mı geçirmek istiyorsun yoksa dünyanın gidişini değiştirecek bir sektörde çalışarak mı?” sorusuyla Apple’a transfer edilen Sculley, eski iş arkadaşının başarısının sırrını anlatıyor bu söyleşide.

Aslında Sculley ile Jobs’ın yolları yıllar önce ayrılmış. Eski Pepsi yöneticisi ,Apple’ın başına geçtikten iki yıl sonra Steve Jobs’ı Apple’dan uzaklaştırınca düşmanlık girmiş araya. Jobs “daha da” konuşmamış Sculley’le. Ama Sculley bu ezeli düşmanlığa rağmen, Jobs’un hakkını teslim ediyor söyleşide.
Sculley’e göre Jobs’ın başarısının sırrı birkaç noktada saklı.

Bunlardan birisi Steve Jobs’ın herşeyden çok tasarıma verdiği önem. Bu konudaki hassasiyeti, onu bilgisayarlarını kurgulamadan önce, İtalyan otomobillerinin tasarımlarını yakından incelemeye itmiş.
Bir başka unsur ise vizyon sahibi olmak. Steve Jobs’ın bilgisayarları sadece bir araç değil de dünyayı değiştirecek bir gelişme olarak görmesi bu vizyonun kendini dışa vurduğu alanlardan biri. Sculley’e göre Jobs bilgisayarları “insan aklının bisikleti” olarak görmüş başından beri.

Jobs’un diğer başarı sırları ise öyle pazarlama tekniği olarak kullanılan “focus” gruplarına fazla güvenmemesi. Bir grup deneğe hesap makinesi verip, bundan bilgisayarın hayatlarını nasıl değiştirebileceğine dair çıkarımlar yapmalarını beklemenin haksızlık olduğuna da inanırmış Jobs.

Ama bunun yanında tasarladığı her şeyde aklında tuttuğu tek unsur tüketicinin bu yeni ürünle nasıl bir deneyim yaşayacağı sorusuymuş. Bu nedenle de tasarımda hep tüketicinin en rahat kullanabileceği ürünleri ortaya çıkarmak olmuş ön planda olmuş, Jobs için.

Jobs’ın yönetici olarak öne çıkan özelliklerinden birisi de her zaman alanının en iyileriyle çalışmayı tercih etmiş olması. En iyi tasarımcılar, yöneticiler, yazılımcılarla çalışmayı seçmiş Jobs. Bir de vasat işi geri çevirmekten hiç kaçınmamış. Örneğin, 36 saatlik yoğun bir çalışma sonrasında ortaya çıkardığı yazılımı odasına getiren programcıya Jobs, “Bu yapabileceğinin en iyisi mi?” diye sorduğunda yazılımcı “Belki değil, ama bu haliyle de olabilecek durumda” dediğinde, programı çöpe atıp, “Yapabileceğinin en iyisini buraya getir” diyebilmiş.
Jobs’ın başarı metotlarından birisi de minimalist yaklaşımı olmuş. Bir keresinde Jobs’ın evine giden Sculley, sadece bir Einstein tablosu, bir lamba ve bir de yatakla karşılaşmış. Sculley bu en sade halde yaşama özelliğinin Jobs’ın tasarımlarında büyük etkisi olduğunu düşünüyor.

Mükemmeliyetçilik ve en ufak detay üzerinde bile uzun zaman harcayabilme, başarı formülünde yer alan diğer unsular. Ama bu zaman zaman Jobs’ı çalışılması zor insanlardan biri de yapmamış değil.

1976 yılında aile evinin garajından yola çıkan, bilgisayar tasarımları için İtalyan otomobillerinden feyz almaya çalışan, tüketicinin isteklerini ön planda tutan, en iyilerle çalışmayı tercih eden ve mükemmeliyetçiliği doğasında taşıyan Jobs’ın kişisel başarısı bu haliyle de dünyanın gidişatını değiştirecek yeni bir rotayı çizmeye yetmiş.

*Söyleşiyi üşenmez de okumak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

Melek Çağlar

Melek, meslek yaşamına yazılı basında başladı. Haftalık Barometre gazetesinde muhabir ve Management-Marketing sayfa editörü olarak çalıştıktan sonra 1990’lı yılların başında aynı gazetenin Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı.

Meslek yaşamına kısa bir ara verip İngiliz Kraliyet bursuyla City University London’da gazetecilik eğitimi aldı. 1994 yılında Amerika’ya yerleşmeden önce Hürriyet gazetesinde çalıştı. Meslek yaşamına halen Internet, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan Amerika’nın Sesi’nde devam ediyor.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Melek, yüksek lisans derecesini 2002 yılında tamamladığı George Washington Üniversitesi MBA programından aldı.

YENİ EKONOMİ HAKKINDA

Washington'da alınan siyasi kararları, New York'ta piyasalara yön veren hareketleri ve 50 eyalette sıradan insanların yaşadığı ekonomik gerçekleri ‘Yeni Ekonomi’ farklı bir bakış açısıyla okuyucularına sunuyor.

Yeni girişim ve girişimciler, hız kazanan trend'ler, uzman değerlendirmeleri, araştırmalar, sayısal veriler, kısacası Amerikan ekonomisinin performansına dair tüm sağlıklı bilgiler ‘Yeni Ekonomi’de.

‘Yeni Ekonomi’, ilgi duyanların takip etmekten sıkılmayacağı yeni ekonomik normların ‘yol haritasını’ çıkarıyor.

Yahoo! Ekonomi

Archives