Emeklilik, talih kuşu ve “Ultima Life”

Posted May 20th, 2012 at 9:49 pm (UTC-5)
8 comments

Onbeş, yirmi, yirmibeş derken  otuz yıl doldu Amerika’nın  Sesi Radyosu’nda. Bugün memurluğun ve gelecekte bir aksilik çıkmazsa zorunlu calışmanın sonu. Yolun bundan sonrası hep yokuş aşağı.  Yaşıtlarımızla ve gülerek oynayarak..
Bugün sevinç, heyacan ve hüzün hepsi birarada. İşten ayrılmak ne kadar kolay ise dostlardan, otuz yıldır neredeyse bacı-kardes, abi-abla  haline geldigimiz meslektaşlardan ayrılmak da o kadar zor.
Parti falan yapmayın dediysem de istemem yan cebime koy demişim gibi  tatlı bir ayrılık yemeği verdiler arkadaşlarım  ofiste.  Hem de konulu. Yıllardır  Hawaii ve  Polinezya hikayeleriyle   (ve tabii Kore maceraları)  kafalarını şişirdiğim icin olacak  konu Büyük Okyanus idi. Dolayısıyla  Polinezyalılar gibi hepimiz çiçekten kolyeler yani  “lei”  taktık. Barış fırsatı kaçırır mı.  Hemen  “Mehmet Bey I see you get lei-ed !” diyerek  espri yapti.

Arkadaşlarım  en sevdiğim yemekleri  hazırlamış.  Masada neler yoktu neler.  Müdürümüz  Hülya Hanım’ın  ünlü “türkiş­-amerikan  böreği”,  emekli olmasına  rağmen veda için üşenmeyip  ofise gelen Taçlan’ın yoğurt tatlısı, Hakkı Hoca’nın helal pidesi, yemeği cok seven  Amerikalı Suzan hanımın gözükmez  “tart”ı,  Barış’ın gaz yapar büyüklerimizin abdesti bozulur diye isteksizce getirdigi  beyaz  fasulye salatası,  Eda hanımın  (Michelin 3 yıldızlı)  mercimek köftesi ve tabii bölüm müdürü İsmail Bey’in getirdigi ve sadece benim gibi  işten ayrılacağı garanti memurlara en son gün verilen verilen yaldızlı  başarı  plaketi.

Seda ve Eda

 

Ayrılıyorum diye ağlayanlar..

 

Tanju, Alp ve Barış

 

Eski dostlar Hakkı, Taçlan ve Hülya

Özbek komşular Cevdet ve Nevbahar

Motosikletli kız Selin yelkenci Barış ile

Selin ve  Eda

Sıra geldi pastaya..

İyi hal plaketi (“Keşke kalsaydın daha karpuz kesecektik!”)

Yemek sonrası eşim Reyhan’nn  da katılımıyla (denizcilik çevrelerinde Ceryan Hanım diye bilinir) Tanju beyin getirdigi  şampanyaları yudumlarken gözüm yıllardır birlikte calıştığım Aydın ile Devrim’i  aradı ama bulamadı.  Aydın izin günü olduğu için  Arap bakkala gittiği;  Devrim de rejim yaptığı için  gelemedi dediler. Büyük umudumuz  ve en genç ve yeni meskektaşımız Burteçin ise  ayağı kayıp motosikletinden düştüğü icin evde holistik tedavi görüyormuş. Büyük sözü dinleseydi  başına bunlar gelmezdi.
Son kadeh  şampanya Ceryan hanımla beraber..

Hepimizin bir hayali var. Benimki yelkenli tekneyle dunya turu. Hayalden öte.  Yıllardır  hazırlık yapıyor, tekneyi (adı CERYAN) suya indirmek icin emekli olmayı bekliyordum.
Ofis partisinden sonra eve dönünce Muhteş kaptan (S/S PEGASUS) aradı.  Planlarımı duyan bir  tanışı acelesi yoksa  buraya gelsin bana yardım etsin demiş.  Tanış  Güney Afrikalı. Durban kentinden.  Burası dediği yer Florida’nnn  Ft. Lauderdale kenti. Zengin bir Amerikalı’nın teknesini Londra’ya götürecekmiş.  18 metrelik katamaranı  tek başına  götürmesi  imkansız. Mürettebat şart.  Genç bir  Macar çift bulmuş. Bir kişiye daha ihtiyacı varmış.
Sabahı zor ettim. Atladım uçağa ver elini Ft. Lauderdale.

Dokunan Yanar?

Devamı var..

ULTIMA LIFE’in nerede olduğumu  radyo sinyalinden izleyebilmek icin Kaptan John Titterton’ın HAM radyo kodu:  Zulu-Sierra-1-Juliet-November-Tango.

ZS1JNT

 

 

 

 

 

Anıt Bank

Posted April 28th, 2012 at 10:04 am (UTC-5)
1 comment

İngilizce beklenmedik bir şekilde sonuçlanan olaylara “unintended consequences” denilir. Ne beklerken ne oldu anlamına. Tabii beklenilmeyen sonuç olumlu ya da olumsuz olabileceği gibi hiç akla gelmeyen bir şey de olabiliyor.
Bu terimi son zamanlarda genellikle doğal süreç gibi çok karmaşık olaylara müdahale etmeyi düşünenlere uyarı olarak kullanmak moda haline geldi. Örneğin yıllarca önce gıda maddesi olarak Avustralya ve Yeni Zelanda’ya bu kıtada bulunmayan tavşan götürülmüş. Ancak yayılmalarını kontrol altında tutacak başka bir hayvan bulunmadığı için nüfusları patlamış. Öyle bir patlama ki zararsız ve sadece ot yiyen bu sevimli hayvan tarım sektörü için bir numaralı musibet haline gelmiş. Avustralya’nın bazı yerlerinde tavşan istilasını önlemek için yüzlerce kilometre uzunluğunda tel örgü çekmek zorunda kalmışlar ve sorun hala tam anlamıyla çözülmüş değil. Beklenilmeyen sonuçlara başka örnekler: Savaş sırasında batan gemilerin deniz hayvanlarına barınak sağlayarak balık nüfusunu artırması; Ortaçağ Avrupa’sında zenginlerin acımasızca koru ve ormanları kendileri için av alanı olarak ayırmalarının orman kıyımını önlemesi; Amerika’da 1970’li yıllarda kürtajın yasal hale gelmesiyle istenmeyen çocuk sayısının ve bununla beraber 90’lı yıllarda suç oranını azalması. En yaygın örnek ise belirli bir hastalık için geliştirilen bir ilacın başka bir hastalığa karşı daha etkin olması.

Sık sık iyi niyetle yapılan bir işin, atılan bir adımın olumsuz sonuçları da oluyor. 1990’yı yıllarda Avustralya’da bisiklete binen çocuklara kask giyme zorunluluğu getirilmesi beyin kanaması olaylarında önemli azalma sağlamış. Ancak daha sonra anlaşılmış ki azalmanın gerçek nedeni kask değil, kask takma mecburiyetinden ötürü çok daha az çocuğun bisiklete binmesi.

Böcekleri kontrol etmek için kullanılan DDT’nin, üremelerini önleyerek kuş nüfusuna büyük darbe vurması ve yararsız görülen sazlık ve bataklık alanların tarım alanı açmak için kurutulmasının kuraklık ve selleri arttırması.

Amerika’da 1920’lerde alkollü içki yasağı bar ve meyhanelerin kapanmasına yol açarken, çok büyük çapı içki kaçakçılığına ve bunu organize eden “Mafia” gibi suç çetelerinin oluşmasına sebep olmuş. Başka bir örnek 1980’li yıllarda Afganistan’da Sovyet işgaline karşı CIA tarafından kurulan ve beslenen mücahit örgütlerin şimdi Taleban gibi Amerika düşmanı şeriatçı örgütlere dönüşmesi.

Tüm bu örneklerin ortak yanı, çıkarılan yasalar, değişiklikler ve konulan kuralların çoğunun iyi niyetle yapılmış olması. İskoçlar iyi niyetle yapılan her işin iyi bitmeyeceğine dikkati çekmek için “Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir” demiş.

Uzun uzun bunları anlatmanın nedenine gelince.
Diğer yerel yönetimler gibi bizim belediye de yıllardır kamu harcamalarını azaltmaya, özellikle park ve bahçelerdeki araç-gereçleri bedavaya çıkarmaya çalışıyor. Arzu eden vatandaşlar ve hayırseverler çocuk oyun elemanlarına, pergola, kameriye, ahşap bank ve piknik masalarının masrafını karşılıyor.  Yani kendi cebinden ödeyerek belediyeye bağışlıyor. Tek arzuları bir yerine adlarının yazılması.
Bunlar arasında en popüleri ahşap bank olmalı ki hem bizim iskele hem kıyıdaki gezinti yolu insanların oturup dinlenebileceği, denizi seyredebileceği banklarla dolu.
Fakat gel de otur!

Çünkü vefat etmiş kişilerin anısına konulan bu banklar zamanla anıt-banka dönüşüyor. Özellikle Noel, Paskalya gibi dini bayramlar ve ölüm yıldönümlerinde üzerlerine çiçek hatta çelenk iliştirildiği için kimsenin üstüne oturası gelmiyor.

Gelse de korkuyor, utanıyor insanlar oturmaya.

Millet ne der?

Ya sahibi görürse?

 

Gördüğünüz gibi oturmak zor.

Mehmet İLHAN K.

Satılık Amerika

Posted March 24th, 2012 at 1:58 pm (UTC-5)
2 comments

Amerika’da bu yılki başkanlık seçiminde “para” her zamankinden daha önemli olacak. Hatta seçim sonucunu bir avuç milyarderin belirleyeceğini söylemek yanlış olmaz.
Amerika’da her hangi bir grubun istediği adayın seçimi kazanması için kurduğu siyasi örgütlere kısaca PAC (pek okunuyor) deniliyor. Political Action Committee, yani siyasi eylem komitesi. PAC’ler ayrıca Kongre’ye sunulan yasa tasarılarını geçmesini sağlamak veya önlemek amacıyla da kurulabiliyor. Federal seçim yasalarına göre dernek, sendika veya büyük şirketler Kongre ve başkanlık seçimlerini etkilemek için 1,000 dolardan fazla harcama yaparsa “PAC” statüsü kazanıyor ve bununla ilgili düzenlemelere uymak zorunda.

Ancak Anayasa Mahkemesi, iki yıl önce, ifade özgürlüğü açısından tüzel kişilerle bireyler arasında fark olmadığı gerekçesiyle ve çok tartışmalı bir kararla sınırı 4’e karşı 5 oyla kaldırdı. Mahkeme’nin kararı, tüzel kişilerin, destekledikleri adaylara direk bağları olmaması koşuluyla, istedikleri kadar para verebilecekleri anlamına geliyor. Burada kilit sözcük “organik ilişkisi olmaması.”
Bura rağmen örneğin Mitt Romney’nin en büyük destekçisi olan “Restore Our Future” adlı politik eylem grubu, adayın şahsi avukatı tarafından yönetiliyor. Obama’yı destekleyen “Priorities USA” adlı süper PAC’ın başında ise eski basın sözcüsü Bill Burton var.

PAC’ların bir avantajı da destekledikleri adaylarla direk bağlantıları olmadığı için, rakipleri hakkında her türlü yalanı söylemekte, her türlü çamuru atmakta, her türlü suçlamayı yapmakta kendilerini serbest hissetmeleri.
Büyük şirketler ve zengin Amerikalılar, doğrudan ya da dolaylı olarak kurdukları PAC’lar aracılığıyla artık istedikleri adayın seçimi kazanabilmesi için kesenin ağzını istedikleri kadar açabilecek.
Bu sınırsız harcamayla PACler artık SÜPER PAC oldu.

Şu ana kadar partiler, PAC’ler, Süper PAC’ler, dernekler, sendika ve diğer gruplar, adayların radyo-TV reklamları, seçim broşürleri, miting ve toplantılar, seçmenlerle temas ve diğer seçim çalışmaları için toplam $95,5 milyon topladı. Bu paranın $89,7 milyonu siyasi partilerle doğrudan bağlantısı olmayan gruplar tarafından sağlandı. $89,7 milyonun yüzde 87’si ise 382 süper PAC’in cebinden çıktı.
Şu anda Cumhuriyetçi partinin başkan adaylığı için 4 kişi yarışıyor. Mitt Romney, Rick Santorum, Newt Gingrich ve Ron Paul.

Adayların 16 Mart’a kadar kazandıkları delege sayısı ve topladıkları şöyle idi:

Gazete, radyo ve televizyonlardaki yoğun reklam kampanyaları seçmenleri ve seçim sonucunu etkilediğinden, sınırsız paranın demokrasiyi sınırladığını, demokrasiye büyük darbe olduğunu savunanlar var. PAC ve süper PAC’lerden her iki parti ve reklam geliri olarak basın yayın organları da yararlandığı için herkes durumundan memnun görünüyor. Kaybeden ise demokrasi.

Amerika’da para ile satın alınabilecek şeyler siyasi süreçle sınırlı değil.


Kaliforniya eyaletinin Santa Ana kentinde hapse düştüyseniz, geceliği $90 dolara, sessiz, tertemiz bir hücrede, diğer hükümlülerden uzakta tek başınıza kalabilirsiniz. 

Doktorunuzun cep telefonunu öğrenmek ya da istediğiniz zaman randevu almak istiyorsanız o da mümkün. Fiyatlar doktordan doktora değişmekle birlikte yılda $1,500 ile $25,000 arasında imtiyaz aidatı öderseniz olmaması için hiçbir neden yok.

Amerika’da oturmak ya da vize sorunuyla uğraşmadan gidip gelmek istiyorsanız onun da fiyatı var. Amerika’da bir bankaya $500,000 yatırarak yeşil kart almanız mümkün. Yatırımınızla en az 10 Amerikalıya iş sağlamanız gerekiyor.

ABD’de trafiğin ağır olduğu yollarda içinde en az iki veya üç yolcunun bulunduğu araçlara tahsis edilmiş şeritler var. Minneapolis, San Diego, Houston ve Seattle gibi kentlerde 8 dolar verirseniz sizi iki-üç kişi sayıp şeridi kullanmanıza izin veriyorlar

Çocuğunun okulu için paraya ihtiyacı olan Utah’lı Kari Smith adlı bir kadın, Golden Palace adlı internet kumarhanesinin web adresini alnına dövme yaptırttı. Fiyatı $10,000. Dövme geçici ise daha ucuz.

Kongre’deki komisyon toplantılarını izlemek ama kapı önünde kuyrukta beklemek istemiyorsanız onun da fiyatı var. Saatte 15-20 dolara bu işi yapan “kuyrukçular” var.

Askerlik yaptıysanız, hele bir de savaş tecrübeniz varsa özel güvenlik şirketleri için Afganistan veya Somali’de çalışabilirsiniz. Nitelikleriniz, deneyim ve vatandaşlığınıza göre yevmiyesi günde 1000 dolara kadar çıkabiliyor. Irak ve Afganistan’da şu anda Amerikan askerinden çok Amerikalı özel güvenlik görevlisi var.

 

 

Ecza şirketleri yeni ilaç testlerine katılmayı kabul eden kişilere $7,500 ödüyor. Ama ilacın yan etkileri ağırsa ve cerrahi müdahale gerekiyorsa deneklik ücreti daha yüksek.

Amerika’da taşıyıcı annelik fiyatı ( kiralik rahim) $25,000. Bu amaçla Hindistan’dan getirilen kadınların fiyatı ise  $8,000.

Siyah Gergedan nesli tükenmekte olan bir hayvan. Buna rağmen Güney Afrika hükümeti yabancı avcılara birkaçını öldürme izin verdi. Bedava değil tabii. Her biri $250,000. Hükümet bu kadar pahalı izin belgesinin havyan yetiştiricilerini siyah gergedan üretmeye teşvik edeceğini umuyor. İlk müşterilerin Amerikalı olması bekleniyor.

Mehmet İlhan K.

Kutup Işıkları (II)

Posted January 12th, 2012 at 4:16 pm (UTC-5)
3 comments

İzlanda notlarının bu bölümü  Reykjavik çevresindeki turistik yerlerle ilgili. Günü birlik turlardan en yaygını Altın Çember 190 km’lik bir alanı kapsıyor. Doğa koşulları nedeniyle tur araçlarının çoğu  dört çeker ve yüksek şaseli.
İzlanda’da nehir ve derelerin çoğunda köprü yok. Çok pahalı olduğu için nüfusun az olduğu yerlere yapmamayı tercih etmişler. Issız yerlerde yaşayanlar için cip şart.

Turun ilk durağı Thingvellir vadisi.  İzlanda parlamentosu Althing ilk kez 930 yılında bu vadide toplanmış.
Althing dünyanın ilk parlamentosu olarak da biliniyor.

Bu hanımların çizmelerinden çıkan ses aklıma  eski bir liderimizin Kürt vatandaşlarımızla ilgili  tezini hatırlattı.

Gullfoss çağlayanı  (Altın Çağlayan)  yer yer donmuş olsa da büyüklüğü ve gücüyle insanı ürkütüyor.

Su dolu fay kırıkları

En yakın kentten 25 km uzakta  olmasına rağmen  cankurtaran simiti koymuşlar biri içine düşer diye.

İzlanda atları 1,000 yıldır değişmemiş. Cinsini korumak için dışardan at getirmek yasak.  İnsanlardan korkmayan bu bodur  atlar adada  kışı dışarda geçirebilen tek evcil hayvan.

Rehberimiz bizi sık sık uyarıyor  bastığımız yere  dikkat edelim diye.

Her yerden kükürtlü kaynar  su çıktığı ve  zemin fokur fokur kaynadığı icin tek kural  sadece  kahverengi yerlere  basmak.
Cehenneme benzemekle birlikte gayya kuyusuna rastlamadık.

Altın Çember’in sonunda akşam yemeği ve daha sonra gece bıldırcın avına çıkar gibi  Kutup Işıkları avcılığı..
Kutup Işıkları, Kutuplara yakın bölgelerde atmosferin yüksek tabakalarında görülüyor.  Güneşin neşrettiği elektrik yüklü parçacıkların Dünya’nın çevresindeki manyetik alana çarpması sonucu ortaya çıkıyor. Manyetik alanın en güçlü olduğu yerler kutuplar olduğu için en çok buralarda oluşuyor.  Kuzeydekiler Latince “aurora borealis” (kuzey ışıkları)  güneydekiler aurora australis (güney ışıkları) olarak biliniyor. “Aurora”  Roma mitolojisindeki şafak tanrıçası Aurora; “borealis” ise Yunanca (boreas) kuzey (bora) sözcüğünden geliyor. Australis ise Latince güney demek. Işıkların pembeden yeşile kadar değişen renklerini, elektrik yüklü parçacıkların manyetik alana atmosferin hangi yüksekliğinde çarpması belirliyor. Kutup ışıkları Dünya’ya özgü değil. Başka gezegenlerde de kutup ışıkları var.
Işıklar çok hafif ve sönük bir şekilde başlıyor ve giderek renklenip koyulaşıyor. Ancak Kutup Işıkları’nı görebilmek bazen saatlerce beklemek gerekiyor.  Fotoğraflar için ise güzel bir kamera, sehpa ve sabır şart. Üçü de bizde olmadığından ve tur saatleri sınırlı olduğundan aşağıdaki resim ve videolar İnternet’ten alma.  Kusura bakmayın.


 

Uluslararası Uzay İstasyonundan Güney Işıkları (Aurora Australis)

İzlanda’nın ilginç yönlerinden biri nüfusun yarısından çoğunun cinlere perilere, ıssız yerlerde yarı insan yarı hayvan yaratıkların yaşadığına inanması.  Bu yaratıklara Huldufolk (hidden-folk) gizli veya görünmez insanlar diyorlar. Yanardağlar, buzullar, çağlayanlar, kırık fay tabakaları, gayzerler, kaynayan sular, kükürt gölcükleri, fokurdayan kuyularıyla başka bir gezegene benzeyen bu ülkede garip yaratıklar bulunduğuna inananlara şaşmamalı.
Bir dahaki hafta İzlanda’nın dünyaca ünlü kaplıcası Mavi Göl.

Mehmet İlhan K.

 

Kuzey Işıkları’na doğru (I)

Posted January 3rd, 2012 at 6:24 pm (UTC-5)
5 comments

Yıllarca önce bir kitapta okumuştum. Yazar okuyucularına zihnen atıl kalmamaları için yeni kitap okumalarını, yeni insanlar tanımalarını ya da yeni yerler görmelerini tavsiye ediyordu. Bir süre önce İzlanda’yı görme imkânı çıkınca aklıma bu geldi. İzlanda ve halkı kadar “Kuzey Işıkları”nı da merak ediyordum.
İzlanda’nın nüfusu 318,000 yüzölçümü ise 103,000 km².
Rakamların anlam kazanması için, Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık 74,000,000 yüzölçümünün ise yaklaşık 780.000 km² olduğunu hatırlatmakta yarar var.
Başka bir deyişle İzlanda’da 1 km²’ye 8, Türkiye’de 93 kişi düşüyor. Dünya ortalaması 52.
İzlanda’nın 318 binlik nüfusunun üçte ikisi başkent Reykjavik’te yaşıyor. Samsun’un merkez nüfusundan(363,000) daha az.
Gezi notları ve fotoğrafları üçe ayırdım. Başkent, çevresindeki hoş (turistik) yerler ve meşhur Blue Lagoon kaplıcası.
Yolculuğun tek kötü tarafı gün ışığının çok kısa olduğu bir zamana rastlaması oldu. Orada olduğumuz günlerde güneş saat 11:17 ile 11:21 arasında doğdu, 15:29’da battı. Ortalama gün ışığının 4 saat 10 dakika olması hem günlük programı etkiledi hem de fotoğraf çekmeyi.

Başkent Reykjavik



 

İzlanda Kilisesi’nin resmi dini Lüteryen. Reykjavik’teki Hallgrímskirkja (Hallgrimur’un Kilisesi)  adını 17. yüzyılda yaşamış  (1614 to 1674)  ozan ve rahip  Hallgrimur Petursson Hall’dan  alıyor

Diğer Lüteryen kiliseler gibi iç mekanın sadeliği hemen dikkati çekiyor

İzlanda’yı 9. yüzyılda Norveçli Vikingler kurmuş.  Kilisenin önündeki bu  heykel Kızıl Erik diye bilinen Leif  Erikson’un   (Eirīkr hinn rauði)

Deniz kıyısındaki Viking anıtı

Limanda konser salonu

Balina gemileri. İzlanda Japonya’yla birlikte   balina avcılığına devam eden tek ülke

Balıkçı gemisi. Kutuplara yakın bölgelerin doğa koşullarında  balık  avlamak için güçlü gemiler gerekiyor olmalı

Uskuru ve dümeni

Eskiden Fransız Konsolosluğu olan Höfdi Evi 1986 yılında  tarihi Amerikan-Rus zirvesine ev sahipliği yapmıştı.
Altta sol köşede o zamandan kalma bir fotoğrafta Ronald Reagan ve Mikhail  Gorbaçef  evden çıkarken görülüyor

Eski Sovyet lideri 2006 yılında Höfdi Evi’ni tekrar ziyaret etti

Kent sokakları

Oluklu sac sadece çatıda değil yaygın bir şekilde  evlerin duvarlarında da kullanıyor. Ancak evlerin içleri ahşapmış

Reykjavik limanı. Saat 16:00

Ağaçta el işi örgü

Bit pazarı



“Hakarl” kurutulmuş köpekbalığı eti.

İzlanda koyunundan yapılmış yün giysiler. Acayip pahalı

Yaşıtız.  Kaç tertip acaba?

Meme müzesi sandık.  Henüz açılmamış galiba

Reykjavik’in tepesindeki sıcak su deposunda heykeller. Perlan (İnci)  denilen tesisin  mimarı İngimundur Sveinsson.
Silindir şeklinde dev gibi altı deponun üstene döner loktanta inşa etmiş.

Tesis yanındaki heykel kümesi

İzlanda’nın dünyaca ünlü  penis müzesi:  Icelandic Phallological Museum

Memeli havyan kolleksiyonuna bir süre önce insan da eklendi

İzlandalı gençler

Güneye göç etmeyi  unutan yaban ördek ve kazları. Ölmemeleri için nehrin bir bölümüne kaplıca suyu akıtılıp donması önleniyor

XXXXX

Bir dahaki bölüm: kent çevresindeki “turistik” yerler ve insanı hipnotize eden  Kutup Işıkları..

Mehmet İlhan K.

Annapolis’de Aralık

Posted December 14th, 2011 at 3:59 pm (UTC-5)
1 comment

Maryland eyaletinin başkenti Annapolis adını taşıyan deniz harp okuluyla ünlü.  4 yıllık “Annapolis Naval Academy” ya da kısaca akademiyi bitiren öğrenciler subay olarak deniz kuvvetlerine, deniz hava kuvvetlerine ya da deniz piyade birliklerine atanıyor.
Chesapeake Körfezi kıyısındaki kent, 1649 yılında, dini nedenlerle güneydeki Virginia eyaletinden sürülen kişiler tarafından kurulmuş. Korumalı limanıyla zamanla önemli bir ticari merkez haline gelmiş ve köle ticaretiyle zengin olmuş. 39 bin nüfuslu kent aynı zamanda Anne Arundel ilçesinin merkezi.

Maryland eyaleti adını İngiliz Kraliçesi Mary’den (Meryemistan gibi,)  Baltimore kenti İngiltere’deki Baltimore Lordundan, ilçe ve kent de adını İkinci Baltimore Lordu Cecil Calvert’in eşi Anna Arundel’dan alıyor.

Anna’nın kenti (Anna-polis) başkent Washington’un 47 km doğusunda, Baltimore’un ise 42 km güneyinde Severn nehrinin ağzında bulunuyor. 1783–1784 yılları arasında kısa bir süre ABD’nin başkenti olan kent, 2007 yılının Ekim ayında Ortadoğu barış konferansına ev sahipliği yapmıştı.

Kent aynı zamanda Amerika’nın doğu kıyısının yelkenli merkezi olarak da biliniyor. Denizle hem ruhen hem de fizik olarak iç içe yaşayan, her bir semtinde başka bir koy bulunan çok şirin bir kent Annapolis. Kışın bile güzel.

Meydandaki binaların çoğu 18. yy’dan kalma

 

Köpek meraklıları


Sağ üst köşede onarıma alınmış kubbe Maryland Eyalet meclisi binası

 

Belediye hem  turistler rahat alışveriş yapsın hem de esnafa kolaylık olsun diye  paralı park yerlerini NOEL için bedava yapmış.
İki saat ücretsiz.

 

Tanıdık bir sima. 60′lı ya da 70′li  yıllardan olmalı

 

Her yer NOEL’e hazırlanıyor

 

Otel 1747 yılında inşa edilmiş.  Türkiye’de Sultan Birinci Mahmut (1730-1754) dönemi

 

Otobüs bekleyenler

 

Kentin köle ticareti geçmişini unutturmak için yapılmış bir anıt

 

Deniz insanın karnını acıktırıyor

Mehmet İlhan



 

 

 

 

 


Amerika’da İnsan Kaçakçılığı

Posted November 25th, 2011 at 3:36 pm (UTC-5)
3 comments

300 milyon nüfuslu Amerika’da yaklaşık 12 milyon yabancının kaçak çalıştığı sanılıyor. Bu kişilerin olağanüstü bir çoğunluğu ülkeye yasal olmayan yollardan başka bir deyişle vizesiz girmiş kişiler. Sadece vize değil oturma ve çalışma izni de bulunmayan kişiler. Zaten bu kesim Amerika’da “belgesiz göçmenler (undocumented immigrants) olarak biliniyor.

Amerikan insan hakları dernekleri, insan kaçakçılığı, ticareti ve köle işçiliğin sadece yabancı ülkelere has bir sorun olmadığı görüşünde. Federal yetkililer de başkent Washington dâhil büyük kentlerin çoğunda binlerce yabancı kadın ve erkeğin köle işçi olarak çalıştırıldığını ya da fuhuşa zorlandığını tahmin ediyor.

İnsan ticaretinde de kaçakçılığında mağdurların çoğu Meksika ve Orta Amerika ülkelerinden. Nedeni ise iki ülke arasındaki sınırın 3,169 km uzunluğunda ve dünyanın en işleği olması. Yetkililere göre her yıl ortalama 350 milyon kişi iki ülke arasında gidip geliyor.

İnsan kaçakçılığı ise tek yönlü. Güneyden kuzeye, Meksika’dan Amerika’ya. Nedeni iki ülke arasındaki gelir farkı. Amerika’da kişi başına düşen millî gelir  $47,200, Meksika’da  $13,900. Dünya zenginlik listesinde ABD 11. Meksika ise 85.  Amerika’da işsiz oranı % 9, Meksika’da en az %25. Sınırda sadece insan değil uyuşturucu kaçakçılığı da yapılıyor. Bazen “mule” (katır) adı verilen insanlarla, bazen sınır altına kazılmış tünellerle, uzaktan kumandalı küçük uçaklarla ve hatta mancınıklarla sınırın güneyinden kuzeyine hint keneviri, kokain ve meta-amfetamin akıyor.

Amerika’nın insan ve uyuşturucu selini durdurmak için sınıra inşa ettiği 5 milyar dolarlık demir duvar ve güvenlik sistemi sorunu bir miktar azaltsa da çözmüş değil.
Resmi makamların yayınladığı fotoğraflardan bir derleme:

Portatif röntgen cihazı

Bu TIR’dan 512 kişi çıktı.

Bu da koltuk adam

Boston (III) limanı

Posted November 7th, 2011 at 11:34 am (UTC-5)
1 comment

Massachusetts eyaletinin hem en büyük şehri hem de başkenti olan Boston sadece Amerika’nın değil aynı zamanda tüm dünyanın en ünlü üniversitelerinden ikisine ev sahipliği yapıyor.  Massachusetts Institute of Technology ve Harvard.
Boston’u ikiye bölen Charles nehri ve üstündeki küçük yelkenliler kentin denizle akrabalığını hatırlatırken cıvıl cıvıl kaynayan parkı,  çarşısı ve limanı her yıl yerli-yabancı ortalama 18 milyon turisti kendine çekiyor.  Yanlış değil 18 milyon.
Amerika’nın en eski belediye parkı Boston Common parkı  1634 yılında kurulmuş. Quincy Çarşısı’nın tarihi  1826 yılına gidiyor. Liman  ve adını zamanın Belediye Başkanı Josiah Quincy’den alıyor.
Boston Körfezi Avrupalılar tarafından 1614 yılında İngiliz maceraperest ve denizci John Smith tarafından keşfedildi.  1660′lı yıllara  kadar kıtadaki İngiliz kolonilerinin tüm ihtiyaçları Avrupa’dan  otuzdan fazla adanın bulunduğu Boston limana gelirmiş.
Liman Amerikalıların İngiltere’ye başkaldırdığı çay isyanıyla da ünlü.  İngiliz parlamentosunda temsil edilmemelerine rağmen  İngiliz çayına ağır vergi ödemek zorunda kalan koloni sakinleri çay vergisi 1773 yılında yine artırılınca  gemilerle gelen çayları  limanda denize döktüler. Bir kaç yıl sonra da  İngiltere’den bağımsızlıklarını ilan ettiler. 4 Temmuz 1976′da.
Cumhuriyetçi Parti’nin  vergiye karşı çıkan aşırı tutucu  “çaycı” kanadı adını bu olaydan alıyor.

Charles nehri yelkenli teknelerle  dolu

 

Harvard ve MIT’in  bulunduğu Cambridge semtini  Boston’a bağlayan köprülerden biri

Kayaklar

 

Rıhtım

Boston Rıhtımı

Amfibik turistler

Yelkenciler

Eski bir çapa

Uzun eşek oynuyorlar sandım ama değil galiba.. Piramit olmasın?

 

Boston’da piramit 

Liman turları. Üç saat sürüyor. Kişi başına $25.00

 

Dev sürat teknesi

Suyu seven bir köpek olmalı.  Denizkızı gibi acaba denizköpeği de mi var?

Boston limanında rehberli tur 

Boston Çağdaş Sanatlar Müzesi.

Turist gemileri

 

Boston limanında turist gemileri 

Akşam vakti Boston

 

Boston liman turu 

Kuzey Amerika’da ilk  deniz feneri Boston limanı girişindeki Little Brewster adasına 1716 yılında inşa edilmiş

 

Mehmet İlhan K.

Boston (II) parkı ve Quincy çarşısı

Posted October 31st, 2011 at 10:00 am (UTC-5)
1 comment

Massachusetts eyaletinin hem en büyük şehri hem de başkenti olan Boston sadece Amerika’nın değil aynı zamanda tüm dünyanın en ünlü üniversitelerinden ikisine ev sahipliği yapıyor.  Massachusetts Institute of Technology ve Harvard.
Boston’u ikiye bölen Charles nehri ve üstündeki küçük yelkenliler kentin denizle akrabalığını hatırlatırken cıvıl cıvıl kaynayan parkı,  çarşısı ve limanı her yıl yerli-yabancı milyonlarca turisti kendine çekiyor.  Boston Common parkı (umumi park anlamında)  1634 yılında kurulmuş. 20 hektarlık Boston Common veya kısaca Common, Amerika’nın en eski belediye parkı.

Quincy Çarşısı’nın tarihi ise 1826 yılına gidiyor ve adını zamanın Belediye Başkanı Josiah Quincy’den alıyor. Bir zamanlar ilgisizlikten viraneye dönüşen çarşı 90’lı yıllarda onarılarak bugünkü haline getirilmiş. Park ile liman ve çarşıyı her yıl ortalama 18 milyon kişinin ziyaret ettiği tahmin ediliyor.

Parkta trombon konseri  

Küçük çcuklar

Büyükler (Maşallah)

Nazar değmez inşallah..

Tek kişilik bando. Kendi kendine yeterli olmak hoş bir duygu olmalı

Tek kişilik konser

Atlı kadın polisler

Segveyciler

Tütüncü dükkanı

Grup Tama 

Quincy Çarşısı

Gece konseri

Boston’un Quincy Çarşısı 
 

Beyaz torbakağıdından şapkalar bir mağazının reklâmı imiş

Burnuma tanıdık bir koku gelince kaynağını aradım.

Bir Rum lokantası çıktı. Soldan üçüncü. Steve’in Yeri

Kadayıf, galataböreği ve kurabiye sözcükleri Rum-Amerikan senteziyle evrim geçirmiş

Ziyaret Boston’u İşgal eylemine rastladı

Boston’u işgal

Mehmet İlhan K.

 

Boston (I) MIT ve Harvard

Posted October 19th, 2011 at 3:00 pm (UTC-5)
1 comment

Massachusetts eyaletinin hem en büyük şehri hem de başkenti olan Boston sadece Amerika’nın değil aynı zamanda tüm dünyanın en ünlü üniversitelerinden ikisine ev sahipliği yapıyor.  Massachusetts Institute of Technology ve Harvard. Yaklaşık 600 bin nüfuslu kent ayrıca ülkenin en eski parkı, Quincy Çarşısı ve limanıyla da her yıl milyonlarca turisti kendine çekiyor.
Boston’la ilgili iki bloğun birini MİT ve Harvard’a diğerini ise kentin öteki bölümlerine ayırdık.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bu yıl 150. kuruluş yıldönümünü kutladı. Harvard’a kıyasla (17. Yy )  yeni olmasına rağmen, MIT bilimden teknolojiye, mimariden tıbbi araştırmalara kadar teknoloji alanında dünyanın bir numaralı kurumlarından bir. Bazı uzmanlara göre en iyisi. Yeni fikirlerin, buluşların ve araştırmaların merkezi. Okulun öğretim üyeleri 15’i son 5 yıl içinde olmak üzere toplam 72 Nobel ödülüne layık görülmüş.
MIT+150

 

FRANK GEHRY’nin MIT kampüsündeki STATA binası (2004)

İspanyol sanatçı  JAUME PLENSA’nın “Müneccim” heykeli

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde o kadar Çinli ve Koreli öğrenci varki her köşede  gazetelerini  bulmak mümkün

Kampüste birçok yerde  mavi ışıklı bu direklerden var

Yerleri bilindiğinden öğrenciler gerektiğinde yardım istiyebiliyor

Bu da MIT’e komşu Harvard’ın ana kapısı. İki üniversite de Boston’un Cambridge semtinde

Memorial Hall binası

Harvard’ın kilisesi

Çocukları okula yeni başlayan ailelere kampüs turu

Etkinlikler, konserler, kiralık odalar

Basit ama çok hoş bir havuz


 

Harvard’dan dışarısı

Dışarda ana kapının önünde bir yüksek lisans öğrencisi

Okul önündeki Meşhur Harvard meydanı

Dondurmacı

Evsizler

Bu hanımların ilgi noktası dikkatimi çekti

Meğerse müzisyen imiş. Emekli olmalı. Elindeki çalgıyı çıkaramadım

 

Mehmet İlhan K.