Dikkat! Bu Yazı Baş Dönmesi Yapabilir!

Posted July 13th, 2011 at 11:08 am (UTC-5)
31 comments

Bu yazı “Amerika’da Ehliyet Alma Çilesi” başlıklı bir mini yazı dizisinin son bölümü. Baştan uyarayım. Önceki yazıları bilmeden bu yazıya balıklama dalmanız halinde baş dönmesi, mide bulantısı, böyle bir hayatı sorgulama hali, “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” gibi varoluşsal sorular sorma hali yaratabilir bünyede!

Tamam, tamam o kadar telaşlanmaya gerek yok. Ama siz iyisi mi ne olur ne olmaz diye Amerika’da motosiklet ehliyeti almaya çalışırken başıma gelenleri görebilmek için sırasıyla:

Önce buraya,

Ardından bu bağlantıdaki yazıya,

O bittiyse şuradaki devam yazısına,

Çile bitmiyor bir de buraya

bakın olur mu? 🙂 Bu yazıları okumaya üşenenler için de çözümümüz var tabii. “Başka sayfada gezerim o sırada bu yazıları Selin’den dinlerim” diyen bir grup okuyucu ( 🙂 ) da tam buraya tıklayarak ilgili sesli yazının tadını çıkarabilir 😉

Kurs alanındaki motosikletler

Gelelim “Amerika’da Ehliyet Alma Çilesi” yazı dizisinin son ve en “aksiyon dolu” bölümüne… Şimdi önceki konulara hakimseniz kaldığımız yerden başlayabiliriz 🙂 Özünde sebepler şunlar:

  1. Yaşadığım eyalette motor kiralama ücretlerinin motorun neredeyse 3’te 1 fiyatını bulması (!)
  2. Motor kiralamadan pratik sınavına girilemeyecek olması gerçeği
  3. Civardaki bütün kursların “yıllar önceden plan yapabilme becerisi” taşıyan Amerikalılar tarafından doldurulmuş olması ve benim bir hafta sonu şehir dışına çıkarak ehliyet kursuna katılmamın kaçınılmaz hale gelmesi

İşte bu şekilde sıralayabileceğimiz nedenlerle katıldığım kursta edindiğim ya da “tekrar hatırladığım” diyelim paha biçilmez detayları sizle önceki yazılarda paylaştım. Şimdi sıra geldi işin asıl ağır eğitim kısmına!

Katıldığım kursun yarısı teorik yarısı pratik kısımdan oluşuyordu. Cuma akşamı ve Cumartesi günü öğleden sonra sınıfta verilen, kitap, video, tartışma ortamı ile beslenen teorik bölüm çoktan seçmeli soruların bulunduğu bir testle sona erdi. Testi geçenleri bekleyen ikinci engel, Pazar günü yapılacak olan pratik sınavıydı. Ne yazık ki yazılı sınavı geçemeyenler Pazar günkü pratik sınavına da katılma haklarını yitirdi.

Bizler, yani geriye kalanlar Cumartesi sabahı 6.00’dan öğlene kadar yapılan pratik eğitiminde başımıza neler geleceğini az çok öngörmüştük aslında. Hatırladınız değil mi bu 6.00 olayını? Hani kurs programını öğrenmek için açtığım telefonda duydum şu cümleyi:

“Cuma akşamı 6.30′da başlayan kursumuzda önce 3 saatlik bir sınıf eğitimi alacaksınız. Ertesi sabah 6.00′da kurs binasının arkasındaki özel eğitim pistinde hazır bulunacaksınız. Saat 13′e kadar sürecek eğitimin ardından tekrar sınıfa dönülecek ve akşam 18.00′e kadar sınıftaki eğitim sürecek. Ertesi gün …”

Yani şimdi bu kadar yormaya gerek var mı insanı? Değil mi? Var-mış işte. Aslında sızlanmanın dışında hiç de fena olmuyormuş. Tamam ben yıllardır yollardayım, motosiklet kullanmayı yeniden öğrenecek değilim ama

Şimdilerde bana “can” katan sevgili Burgy’m ve ben 🙂

kursa gelen ve hayatında ilk kez motosiklete binen kursdaşlarımı görünce onları trafiğe çıkmadan önce böyle hazırlamalarının “mantığını” çok daha iyi anlıyorum.

Önce Cumartesi’den başlayalım. Sabah saat 5.52 falan. Koşturmaktan kan ter içinde kalmışım. Arabayı park edip kurs alanına kadar koştum çünkü. Neden mi? Çünkü 6.00’da başlayan eğitime 10 dakika önce geldiğimi sanıp gerinirken uzaktan ne göreyim! Ne göreyim sizce? 🙂 Dakiklik konusundaki ciddiyeti yepyeni bir boyuta taşıyan Amerikalılar (!) çoktan ip gibi sıra olmuşlar, bekliyorlar! Neyi mi? Beni tabii. Çünkü erken geldiğini sanırken aslında eğitime en geç kalan benim de ondan. Utana sıkıla iki kurs hocasından birinin yanına sokuluyorum. Yanımda yıllardır kullandığım kaskım da var. Şöyle bir “Nerde kaldın?” imalı kısa bakışın ardından önce kaskımı bir kenara bırakmamı istiyor hoca. “Hı?” diyorum… “Neden?” Yanıtı basit Amerika’da kurslarda DOT (Department of Transportation- Ulaştırma Bakanlığı) harflerini taşımayan kasklar güvenlik standartlarına uygun sayılmıyor da ondan! Bu da Amerikalıların “Herkes gider Mersin’e, ben giderim tersine” cinsi takıntılarından. Avrupa’da ya da dünyanın geri kalanında bir şey nasıl yapılıyorsa burada ya tersi ya da farklı şekli yapılıyor 🙂 Bazen “daha iyi” oluyor bu uygulamaları, bazen “saçma”, bazen de “eh işte” oluyor…

Kaskta DOT harfleri yoksa kabul görmüyor!

İçerideki raflarda bedenlerine göre sıralanmış olan kasklardan birini alıyorum elime. Kursa katılanların üstlerine “korumalı” bir kıyafet giymeleri, motor botu ya da en azından bileği koruyacak bir bot giymeleri ve eldiven getirmeleri şart. Hava sıcakmış vs kimse acımıyor kısaca…

Eğitim, tamamen bu kurs için ayrılmış bir otoparkta yapılıyor. Yerlerde önceden çekilmiş çizgiler, sahanın belli bölümünde kukalar falan var. Çizgiler çoğunlukla dönüş yapılacak yerleri gösteriyor. Örneğin kimi çizgi dar bir açıyla dönüş yapmanızı, kimisi geniş dönmenizi kimisi de tekerleri taşırmadan U dönüşü yapma yetinizi geliştirmenizi sağlıyor.

Kurs sırasında öğretmeye çalıştıkları temel şeyler motosiklet nasıl dengede tutulur, fren yaparken denge nasıl sağlanır, şerit değiştirirken, önünüze bir çukur ya da engel çıktığında nasıl hareket edilir gibi aslında “yaşamla ölüm” arasındaki çizgiyi belirleyebilecek kadar önemli noktalar.

Her zaman olduğu gibi, Amerika’da günlük yaşamın vazgeçilmezi olan “sıraya girme”, “sakince bekleme” gibi önce bünyeyi gıdıklayan sonra da alışkanlığa dönüşen tutum ve davranışlar eğitim sırasında da hakim tabii. Benim yine “yılların sürücüsüyüm” havalarına girip işareti beklemeden gazı açtığımı, yavaş gitmekte zorlandığımı gören kurs hocalarım bakışlarıyla dizginliyorlar taşkınlığımı kısa sürede. Tuvalete gitmek, su içmek için falan ara veriliyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Yani veriliyor da tam 2 saat sonra. O aralarda değmeyin havama yine. Herkes benim motosiklet kullanmayı önceden bildiğimin farkında. Çeşit çeşit sorular soruyorlar. “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” misali gerine gerine anlatıyorum ben de… Hayatımın en güzel dakikaları yine. Düşünün: Ben, kalabalıklar önünde konuşma fırsatı ve konu da hayatım, canım motosikletim! 🙂

Cumartesi günkü ilk pratik eğitim biterken aslında bildiğimi sandığım bazı şeylerin üstü cilalanmış oluyor. Özellikle yolda ani beliren engeller karşısında verilecek tepkiye ilişkin alıştırma çok hoşuma gidiyor. Scooter deyip geçmeyin, altındaki 150 CC’lik aleti bir sağa, bir sola yatırıp önüme konan engeli ustalıkla geçince gurur katsayım artıyor 🙂

Pazar günü dananın kuyruğu kopuyor. Eğitime rağmen hala U dönüşünü tek hamlede tamamlayamayanlar, “ani fren” egzersizinde motoru yatıranlar ve hatta ufak çapta kaza geçirip yüreğimizi ağzımıza getirenler var! Ama hocaların tavrı net: “Yaklaşık 5 değişik testten geçirileceksiniz” diyorlar. Hepsinde iki kez deneme hakkı var. Amaaaaa….. Ama bir şartla! Bunların herhangi birisinde motorun dengesini tehlikeli şekilde yitiren ya da motoru düşünenler sorgusuz sualsiz sınav alanından çıkarılacak. Ve kursu aynı parayı verip, aynı vakti ayırarak tekrarlamaları gerekecek!

Sınav öyle “3-5 kukanın arasından geçmece” şeklinde değil. Özel hazırlanan çizili ve dar bir alan içinde U Dönüşü, engel atlama, şerit değiştirme, ani bir tehlike karşısında güvenli fren yapma ve dengeli viraj alma gibi

Türkiye’deki bir seyahatim sırasında çekilmişti…

yetileriniz bu çizgilerle oluşturulan senaryolar aracılığıyla ölçülüyor. Ben artık yorgun ve sabırsızım. Kenarda sıranın bana gelmesini bekliyorum. Maalesef kurs boyu arkadaşlığı ve 60 yaşından sonra motosiklete binme cesareti göstererek beni çok etkileyen Barbara motoru düşürüyor. Neyse ki kendisi yara almıyor. Ama itiraza mahal yok, eğitim alanını hemen terk etmesi isteniyor 🙁

Sıra bana geldiğinde parkuru sorunsuzca bitiriyorum. Son duruşumu yaptığımda sınava girenlerden 50 metre kadar uzakta beklemeleri öğütlenen diğer öğrenciler “alkışlarla” tebrik ediyorlar beni. Ufacık bir şeyi bile takdir etme konusundaki inceliklerini hiç sakınmıyorlar neyse ki. Herkesin sınavı bittikten sonra ellerimize “sınavı geçtiğimize dair bir belge” ve bir de “yüzde 20 indirim” sertifikası veriliyor. Belgeyle Motorlu Taşıtlar Dairesi’ne gitmek ve ehliyet başvurusunu yapmak gerekiyor. Yüzde 20 indirim sertifikası ise “sigortasız motora binmenize izin verilemeyen” sevgili eyaletinizde “güvenli sürücü” sayılarak sigorta indirimi almanıza yarıyor. Fena bir durum değil hani 🙂

Kıssadan Hisse

Amerika’da ehliyet alma çilem böyle bitiyor işte. Ya da Amerika’da motor maceralarım böyle başlıyor mu demeli? Her geçen gün kilometrelerime kilometre katmaya devam ediyorum. Şu iki şeyi hiç unutmadan:

  1. Eğitimin zamanı, yeri yok. Bildiğinizi sandığınız ama artık toz tutan yetilerinizi arada sırada parlatıp cilalamanın ise hiç sakıncası yok.
  2. İster Amerika’da, ister Türkiye’de ister dünyanın herhangi bir yerinde olsun. Motor tutkusu aynı, verdiği keyif ise paha biçilemez.

İşte bu yüzden:

Tekerleriniz sağlam bassın. Bol gezin, bol anlatın, tadında yaşayın!

Bu yazının size düşündürdüklerini de hemen aşağıdaki Comment/Yorum butonuyla paylaşın 😉

Bunu En Çok Kendiniz İçin Yapın!

Posted June 27th, 2011 at 2:08 pm (UTC-5)
8 comments

 

Bu hafta “Paylaşılası” fotoğraflar arasında bilin bakalım ne var?

Çok değil, kısa bir süre önce Motosikletli Kız’ın da ufak bir “görünürlük” katkısı yapmaya çalıştığı, İzmir Motosiklet Kulübü İZMOK’un ilginç sosyal projesinin fotoğrafları tabii ki 🙂 Bu konuyu okumamış olanları önce kınıyorum ( 🙂 ), sonra da “çok geç değil” diyerek hemen şu “Bir Kask Bir Hayat, Bir Hayat Herşey Demek”  yazıya tıklamalarını tavsiye ediyorum 🙂

Sözün özü İzmir’deki kask heykeli açıldı. Açılışın resimlerini İZMOK benimle de paylaştı. Renkli, emek sarf edilmiş, tertipli bir açılış töreni olmuş. Orada olmak isterdim. Olmak isteyip de olamayanlar aşağıdaki “Foto Galeri” ile tadını çıkarabilirler 🙂

Motosiklet tutkunları! Bunu en çok kendiniz için yapın! Kasklarınızı kural, kanun, “millet ne der” diye değil, kendi canınızı korumak için takın! Olur mu???


“Motorun Başına Oturup Ağladım”

Posted June 21st, 2011 at 10:14 am (UTC-5)
12 comments

 

Daha 21 yaşında bir genç… Muğla’nın Dalaman ilçesine bağlı Kapıkargın Köyü’nde imamlık yaparken ne oldu da bir anda gazetelerin sayfalarına taşındı? Motosiklet tutkusu, mahalle baskısı, yaşam tarzı… Bütün bunları tekrar düşünmemize, sorgulamamıza neden olan neydi?

Neden mi? Ben de sizler gibi gazetelerden okudum. 21 yaşındaki genç imam Tarık Balkı, köyde “motosikletli yaşamına” yönelik itiraz, baskı ve huzursuzluğun artması üzerine görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı!

Merak ettim. Gerçekten böyle mi oldu? Türk motorcuların destek olmak için gruplar oluşturdukları imam Tarık o günlerde ne yaşamıştı gerçekten?

Hem bir haberci hem de bir motosiklet tutkunu olarak merakımı cezbetti bu durum. İstedim ki Tarık Balkı’ya ulaşayım. Motosikletli Kız’ın sayfası üzerinden onu merak edenlere kendi sesinden onu anlatayım, anlattırayım.

Uzun ve çok içten bir sohbetti Tarık’la konuşmamız. Takın kulağınıza kulaklığınızı ve dinleyin. Sonra kendiniz kararınızı verin…

Tamam dinleyeceksiniz ama ben muhabbetimizden birkaç başlık vereyim:

“Motorcuların öyle ima edildiği gibi dinsiz imansız olmadıklarını, imamların da sosyal bir hayatı olabileceğini anlatmaya çalışıyorum”  diyor Tarık.

“Motosiklet benim yaşam tarzım, hobim ise dinleri araştırmak” diye anlatıyor kendini. Motosikletini bırakması ya da imamlıktan ayrılması yönünde baskıların arttığı son günlerde yemeden içmeden, sıkıntılı günler geçirdiğini söylüyor…

“Şekilciliğe hayır” mesajını vermeye çalışıyorum demeyi ihmal etmiyor. “Sabah kalktım Türkiye beni konuşuyordu” diyen Tarık’ı dinleyin, siz de konuşun, ifade edin. 

Motosiklet tutkusunun ne kararlar aldırabileceğini düşünün, düşündürün, tutkunuza sahip çıkın. Evet, sohbet burada görmeye alıştıklarınızdan biraz uzunca. Ama sabredin ve sonuna kadar dinleyin. Hemen alttaki yorum butonunu görüşlerinizle besleyin…

Tarık Balkı’yla sohbetimiz için aşağıdaki medya oynatıcıya bir tık yeter:



“Bir Kask Bir Hayat, Bir Hayat Herşey Demek”

Posted June 14th, 2011 at 9:29 am (UTC-5)
20 comments

 

Motosikletle ilgili tutkumuzu paylaşmak için internette forumlar oluşturuyoruz, kulüpler kuruyoruz. Peki ama neden? Sadece beraber motosiklet sürmenin tadını çıkarmak için mi? Teknik sorularımıza yanıt almak ya da zaman zaman trafikte yaşadıklarımızı paylaşmak için mi? Bunların hepsi ve daha fazlası için! Bir de sosyal projeler var tabii. Türkiye’deki motosiklet kulüpleri, internette binlerce motorcuyu biraraya getiren forumlar, topluluklar zaman zaman ilginç ve “alkışa değer” sosyal projeleri hayata geçirmeye çalışıyorlar.

İzmir Motosiklet Kulübü (İZMOK) de alkışa değer ve çok önemli bir sosyal proje için elini taşın altına koyan kulüplerden. İZMOK, 19 Haziran Pazar günü Balçova Kipa’nın karşısındaki Cumhuriyet Parkı’na dev bir kask heykeli dikiyor. Sloganları dilimize pelesenk olan ama çoğu zaman ihmal edilen temel bir gerçeği bir kez daha hatırlatıyor:  “Bir Kask Bir Hayat, Bir Hayat Her Şey Demek”

Kask takmanın önemini hepimiz biliyoruz ama kimilerimiz “Bana birşey olmaz” diyerek kaskı elinde taşımayı ama kafasına takmamayı uygun görüyor; kimilerimiz de “el yakan” kask fiyatlarını görüp “yaşamla-ölüm arasındaki ince çizgiyi” aşmayı göze alıyor…

50 eyaletten oluşan Amerika’da da kask takmanın önemini yeterince kavrayamamış motosikletçiler var şüphesiz.  Bu yazı için araştırma yaparken şaşırtıcı gerçeklerle yüzleştim ben de! Örneğin Illinois ve Iowa gibi eyaletlerde kask takmak “kanunen” gerekli değil!!!

New Hampshire ve Arizona gibi bazı eyaletlerde ise sadece 18 yaşın altındaki motosiklet sürücülerinin kask takması “kanunen” gerekli. 18’i geçtiyseniz, karar size kalmış. Yani bu eyaletlerde kask takma kararı yaşamı ne kadar sevdiğinize endekslenmiş, kanuna değil!?

Benim çalıştığım ve yaşadığım D.C. (Washington) ve Virginia eyaletinde ise kask “kanunen” mecbur tutuluyor. Üstelik Washington’un (D.C.) yanı sıra Vermont ve Hawaii gibi eyaletlerde kaskınızın üstünde mutlaka reflektör olması şartı da kanunda yer alıyor.

Ama hepimiz biliyoruz ki kanunlar bir yere kadar insan hayatını kurtarmada etkili olabilir. Kanunen yasak olmasına rağmen kasklarını motorlarının arkasında, sağında solunda, gidonunda ya da elinde taşımayı tercih eden çok motosikletçi görüyorum.

Karar sizin… Kask takmanızı biraz daha teşvik edebilmek için size kısa bir anons da hazırladım. Bir de “itirafta” bulundum. Buyrun, aşağıda izleyin:

Gelelim tekrar İZMOK’un eşine sık rastlanmayan sosyal projesine…

İZMOK, kask heykelinin açılışına Balçova Kaymakamı, Balçova Belediye Başkanı, Trafikten Sorumlu İl Emniyet Müdür Yardımcısı, Trafik Denetleme Şube Müdürü, Belediye Motorize Trafik Ekipler Müdürü, 112 Hızır Acil Servis Motorize Timi, Yunuslar Motorize Timi Müdürü, OMM Derneği yetkilileri ve şampiyon yarışçı üyeleri Süleyman Yıldız’ın da katılımlarıyla destek vereceğini söylüyor.

Hem projeye duyduğum ilgiden hem de Eski Foça’da ve İzmir’de hayatının en güzel yıllarını geçirmiş bir “yürekten” İzmirli olarak İZMOK’a duyduğum meraktan olsa gerek ben de Motosikletli Kız olarak destek vermek; blogun okuyucu kitlesine de bu projeyi duyurarak çorbaya biraz tuz katmak istedim.

 

Dev kask heykelini, bu heykeli yaptırabilmek için karşılaştıkları engelleri, İZMOK’a üyeliğin “sıkı bir denetimden” geçmesinin nedenlerini İZMOK Başkan Yardımcısı aynı zamanda İZMOK site yöneticisi ve kulübün kurucularından olan; kısacası kulübün omurgasından bir isimle Salih Özsuvariler’le konuştum. Eğlenceli bir sohbet oldu. Aşağıdaki medya oynatıcıdan keyifle dinleyebileceğiniz şekilde de kesildi, biçildi, kırpıldı, özenle yerleştirildi 😉


Motosikletçilerin sesini daha çok duyurmak, sosyal projelerinize destek almak, konuşmak, dinlenmek isteyenlerdenseniz “Motosikletli Kız” sayfasının yüreği ve kalemi sizlere açık. Benimle paylaşın ben de okuyucularla paylaşayım. Sesimiz büyüsün…

Maceranın Hası: Bir Günde 640 Kilometre (Son Bölüm)

Posted June 7th, 2011 at 10:16 am (UTC-5)
24 comments

 
Yazıyı “şahsımdan” dinlemek isteyenler aşağıdaki medya oynatıcıya bir “tık”lasalar yeter 🙂

Doğru! Yol boyunca pek çok kereler “N’aptım ben?” dedim. Çok yorulunca yarı yolda, “Dönsem mi?” ya da “Vazgeçip şurada bir yerde bir otel bulayım da dinleneyim mi acaba?” dedim.  Ama vazgeçmedim. Sonunda da “sabreden derviş” misali muradıma erdim. Molalarla ve trafikle birlikte yaklaşık 11 saat süren yolculuğun sonunda Boston’a  ulaştım 🙂

Boston şehir merkezinden bir kare!

Boston sokakları...

Neden Gittim Boston’a?

Neden mi? Önce meraktan, sonra motorla Amerika’da ilk uzun yolumu yapmayı kafaya koyduğumdan daha da sonra… E daha sonrası mı var bu işin. Dünyanın en eski ve en varlıklı şehirlerinden birinden bahsediyoruz.  Meşhur Sezar gibi “Veni Vidi Vici (Geldim, Gördüm, Yendim)” diyemedim de “Gittim, Gördüm, Geldim” 🙂 🙂 🙂

Boston’a gece çökerken girdiğimden etrafı öyle alıcı gözle göremedim tabii. Dikkatimi çeken Boston sınırlarından girdikten sonra “şehir dışında olsun fiyatı daha uygun olsun” diye tuttuğum merkeze 15 kilometre kadar uzaklıktaki otele gidene kadar hiç motor görmememdi. O yüzden midir yoksa başka sebepten midir bilmem motoruma yine ilgi büyüktü. Bir ışıkta durmaya göreyim! Kafamı azıcık çevirsem birisiyle göz göze geliyorum.  Seziyorum, motorla ilgili bir şey soracaklar. Yorgun ve pek bir kaknemim motorun göstergesine falan eğilip ortamı değiştirmeye ve durumu görmezden gelmeye çalışıyorum.  Eh, oteli de buluyorum sonunda.  Odadan içeri girdiğimdeki zafer sarhoşluğunu anlatacak kelime henüz lügatımızda yok. O yüzden boş verin J Biliyorum içinizde bundan uzun mesafeleri bir günde kat edenler var ama bunca yorgunluğu da yapıma verin 🙂

Nasıl uyuduğumu bile bilmeden sabahı ediyorum.  E zaman az sokaklara dökülmek lazım, öyle de oluyor.

Harvard Vardı da Biz mi Okumadık?

Görmesem olmaz, çatlarım. Boston denince akla eğitim, sağlık, finans ve teknoloji geliyor zira. Eğitim denince de Harvard’ın kampüsünü görmeden olmaz, değil mi ama? Bir Boğaziçi mezunu olarak üniversitemi seviyorum. Ama Harvard’lı olmanın sosyal yaşamıma (! 🙂 )güzel katkıları olabilirdi diye de düşünmeden edemiyorum 🙂

Harvard kampüsünden bir kare...

Harvard çimleri 🙂

Ben tatil havasında sağın solun resmini çekerken öğrenciler kampüste harıl harıl bir şeyler peşinde. Kimileri etraftaki çimlere yayılmış ama yine de bir durgunluk var. Derken birden yağmur bastırıyor. Ama hakikaten birden! Saklanıyorum binalardan birinin kenarına. Yağmur sonrası güzel bir toprak kokusu, ıslanmış ama halinden şikayet etmeyen bisikletli öğrenciler (belki de öğretmenler!?) geçiyor kampüsten. Bir saatlik bir Harvard havası seansından sonra ver elini Boston Harbor (Boston Limanı).

Var mı Boğaz Gibisi?

Turistik turlar düzenleyen şirketlerin sıkça kullandığı hem suda hem karada giden araçlarla yapılan “Duck (Ördek)” turlarından birini kestiriyorum gözüme. Motoru alelacele bir parka bırakıp yetişiyorum tur saatine.

Duck Tour şirketinin karada ve suda giden aracı!

Tur hem karadan şehrin finans merkezini, meşhur bina ve sokaklarını gezdiriyor hem de sonunda limanın bu turlar için ayrılan köşesindeki rampaya gidip “cuuuuuuup” ya da “hopaaaaa” diye nidalarla eşlik edebileceğimiz şekilde suya giriyor! Yandan çarklı vapur gibi yol alıyor sonra suda! Limanı denizden görmek güzel. Ama boğazda vapur sefasının yerini tutmuyor, tutamıyor…

Hollywood Ayağıma Geldi 🙂

“Duck” turunu tamamladığında artık akşam olmak üzere. Massachusetts eyaletinin başkenti Boston, gece hayatıyla da meşhur hani. Keşfetmemek olmaz 🙂 Meşhur deyimle “gecelere akmak” için mekan ararken bir kalabalığa rastlıyorum. Sıra olmuş bekleyen insanlar, kameralar, ekipmanlar…  Bir grup  nedime gibi giyinmiş kız da kenarda “action (Yönetmenin “Motor” diyerek çekimi başlatmasını)” denmesini bekliyor gibi. Meraktan çatlayacağım. Aralardan sızıyorum, sevimlilik yaparak ön saflara kadar ilerliyorum. Set ekibine artık “dokundum dokunacağım” derken önümde birisi beliriveriyor. Evet, sızma işi burada bitiyor. Sevimli çocuk ama! J  Beni bozmadan “Birisini mi arıyorsunuz?” diyor. Ben de “Eeeeee…. Şey….” Falan dedikten sonra yeterli düşünme süresini kendisine kazandırmış birisi olarak “Burada ne çekimi yapılıyor onu soracaktım?” diyorum. Çocuk önümde duran yönetmen -ya da- teknik ekip sandalyelerini gösterip, “arkalarındaki yazıyı görmüyor musun “ dercesine “What’s Your Number? filmi” diyor. Teşekkür edip “Başrolde kimler var?” diye çocuğu oyalarken birkaç resim çekiveriyorum.

Chris Evans! Kendisini Fantastic Four filminden de tanırız ve pek severiz 🙂 (Fotoğraf: AP)

Anna Faris de setini gördüğüm filmin başrol oyuncularından (Fotoğraf: AP)

 

Film ekibi

 

Film setinden bir kare...

Yine film seti...

Uzaklaşır uzaklaşmaz da hemen google’lıyorum telefonumdan. Fantastic Four’dan (Fantastik Dörtlü) hatırlayacağınız Chris Evans var başrolde. Bir de Scary Movie (Korkunç Bir Film) serisinden ve diğer bazı komedilerden tanıyacağınız Anna Faris. İçimden “Acaba fragmanı ne zaman düşer Youtube’a? Bu nedime sahnesini görsem de ‘onları ilk ben gördüm’ diye saçma bir muhabbete girsem” diye düşünüp, halime gülüyorum! 🙂 İşte sonunda bu yazıyı yazarken aklıma geliyor ve bir bakıyorum ki filmin fragmanı gözümün önünde duruyor.  Buyrun, buradan izleyin 🙂

Boston’da ikinci ve son günümde hedefte biraz alışveriş, biraz leziz deniz ürünleri sefası biraz da doğa, çiçek böcek var 🙂 Motorla şehirde seyahat kolay. Nedendir bilmem Washington kadar trafik de yok. Ya da bana denk gelmiyor? Kredi kartı ya da bozuk parayla ödeme yapılabilen “Pay to Park”lara park ediyorum motoru. Caddeleri bir uçtan öbür uca arşınlıyorum. Yorulunca da şehrin incisi Boston Commons’daki göletin önünde serilip kalıyorum.

Boston Commons ve gölet...

Amerika’nın en eski parkıymış burası. Çiçek, böcek, sincap, ördek, kuğu, kitap okuyanlar, el ele göz göze oturanlar, bebek gezdirenler, fotoğraf çekenler…  Ne ararsan var! Biraz insanların tatlı telaşını izledikten sonra kentin en meşhur balık lokantalarından birine doğru yola koyuluyorum. Motoru nasılsa park ederim havasındayım ama daha restauranta yaklaşırken gördüğüm kalabalıktan ürküyorum kelimenin tam anlamıyla. Ben diyeyim 50 siz deyin 100 metre kuyruk var.  Motoru “iki dakikada ceza yemem umarım” diyerek bir kenara bırakıp içeri giriyorum. Adımı yazdırıp sıra bekleyeceğim ya (Amerika’da alışmaya çalıştığım yemek için sıra bekleme vaziyetinin uç noktasında gerçi bu mekan ama) … Görevliye yaklaşıyorum:

-Merhaba.  Acaba ortalama bekleme  süresi nedir?

-Adınızı alıyim.

– Selin

-Saat  21.30 gibi masanız hazır olur.

“Neden abarttın ki? Masan 21.30’da hazırmış işte” diyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz işte! Çünkü saatime bir bakıyorum ki ne göreyim!!! Saat daha akşamın 6’sı!

-Gulp (diye bir ses çıkarıyorum gayri ihtiyari)

-Efendim? (diyor görevli)

– Goodnight dedim size (diyorum) Hadi size Goodnight!!! J

Arkama bakmadan çıkıyorum kapıdan 🙂 Neyse ki o gece güzel bir yemek yemeyi (Başka bir mekanda ve 40 dakika bekleyerek tabii!), iyi giyimli, bakımlı, genç ve güzel/ yakışıklı insanlar görmeyi başarıyorum.  Yaklaşık 250 bin üniversite öğrencisinin yaşadığı Boston’da gece hayatının yaş ortalaması hayli düşük anlayacağınız. Pek tabii bir o kadar da cıvıl cıvıl…

Boston'dan bir kare daha 🙂

Özle Beni Boston

Boston maceram bitiyor. Dönüş bildiğiniz gibi! Yine bir günde, yine yaklaşık 640 kilometre! Toplam 1300 kilometreye yaklaşan yolculuğumdan aklımda en çok ne mi kalıyor peki? Bunca yol kat ettiğim halde bir kez bile hayatımı tehlikeye atacak bir sürücü, New York’taki ufak tefek çukurlar dışında canımı sıkacak bir engel, bir önüme kırma, bir kör noktada kalmışım muamelesi çekme, bir arkadan itekleme durumu yaşamıyorum. Bunu aklımın bir kenarına yazıyorum. Ben böyle yolculuğu seviyorum! 🙂

Dönüş yolu...

Ama biliyorum ki hepimizin kötü anıları da var. Zaman zaman saydığımız sövdüğümüz olaylar. Benim de oldu, hem de çooook.

Bir sonraki yazıya kadar blogun okuyucularıyla aklınızda en çok kalan “olumsuz yol hikayesini” paylaşmaya ne dersiniz? Beni kırmazsınız, biliyorum paylaşırsınız. Comment/Yorum butonu “unutulası” anılarınızı bekliyor… 🙂

Sağım Solum Motorcu!

Posted May 31st, 2011 at 10:03 am (UTC-5)
5 comments

 

Geçtiğimiz Pazar günü Amerika’da “Ulusal Anma Günü”ydü… Biz motorcular için günün en anlamlı kısmı ise bazı yıllar sayılarının yüz binleri bulduğu söylenen motosikletçilerin ülkenin dört bir yanından başkente geliyor olması.

Amerika’da “Ulusal Anma Günü” aynı zamanda yaz tatili sezonunun da başlangıcı sayılıyor. Dolayısıyla, çoğunluğu Harley Davidson’lardan oluşan binlerce motorcunun geçidiyle başlamış gibi oluyor bir yandan da yaz sezonu… Sokakları gök gürültüsü gibi motor sesi dolduruyor. Tam şenlik! Hangisine bakacağınızı, hangisinin aksesuarlarına, süsüne püsüne özeneceğinizi şaşırıyorsunuz.

Geçide katılabilmek öyle kolay değil! Önceden kaydolmanız ve biraz da sabırlı olmanız gerekiyor. Bayıltıcı sıcakta önce bir alanda toplanmayı, gayet kurallı bir şekilde Washington’a kadar düşük hızda seyretmeyi göze alırsanız ne ala! 🙂 Tabii motorcular uzak yoldan geldiklerinden hemen dönmüyorlar. Birkaç gün boyunca nereye gitseniz etrafta öbek öbek motorcu görmek mümkün 🙂 En sevdiğim yanlarından birisi birbirlerini hiç tanımayan motorcuların dayanışmasını görmek oluyor. Selam vermeyi, herhangi bir sıkıntı yaşayan motorcuların hızla yanında bitmeyi, gülümsemeyi ve motordan keyif almayı hiç ihmal etmiyorlar. Yani tüm ahaliyi tanıdığınız bir mahallede gezer gibi falan oluyorsunuz bu günlerde motora bindiğinizde 🙂

Uzun lafın kısası… Bu seneki görüntülerden bir demet toparladım sizin için. Ben bu sene başarısız oldum, çekemedim söz verdiğim fotoğrafları 🙁 Ama ajanslar ne güne duruyor 🙂 Buyrun, buradan bakın:

Washington'a gelen motorların büyük çoğunluğu Harley Davidson'lardı (Fotoğraf:AP)

 

Washington'a gelen motorcular pek bir şendi... (Fotoğraf:AP)

 

Pek kapalı kask takan yok... (Fotoğraf:AP)

 

Yolları motorcular için kapadılar! (Fotoğraf: AP)

 

2008'deki seçim yarışında Cumhuriyetçi Parti'nin Başkan Yardımcısı Adayı olan Sarah Palin de motorculara katıldı! (Fotoğraf:AP)

Maceranın Hası: Bir Günde 640 Kilometre (2)

Posted May 24th, 2011 at 10:32 am (UTC-5)
19 comments

Bu yazıyı “hem okurum hem dinlerim” diyenler aşağıdaki medya oynatıcıya tıklayarak hikayeyi “şahsımdan” dinleyebilirler 🙂


 

 

 
 

Motordan bu kadar çekiliyor, idare edin artık 🙂

 

  

“Yol 640 kilometre! Sanmayın ki bir çırpıda anlatılabilir öyle… New York’a kadar geldiniz benimle. Sabredin, maceranın hası asıl şimdi başlıyor.”

Bu cümleyle tamamlamıştım Washington-Boston arası bir günde 640 kilometre yol katettiğim maceranın ilk bölümünü…

Başkent Washington’dan Boston’a gitmenin en eğlenceli yanlarından biri de New York’tan geçiyor olmak olsa gerek. Değil mi? I ıh… Her zaman değil 🙂 New York, yaşadığım yerden yaklaşık 4 buçuk saat uzaklıkta. Eh hal böyle olunca tabii New York’u “komşu kapısı” yapmamak mümkün değil. Ben de öyle yapmıştım. Birkaç kez fırsat yaratmış, ikişer günlük New York ziyaretleri sıkıştırmıştım koşuşturmacanın içine. O yüzden Boston gezimde New York’a girmeme kararı almıştım. Yine de uzaktan silüetini görünce New York’un, ufak bir kararsızlık anı yaşamadım değil hani 🙂

Bir yandan “Hadi mola zamanı. Üşenme, gir New York’a. Times Square’in cıvıltısını çek içine. Bir de New York bifteği (Meşhur New York Steak) ye” diyorum kendime; bir yandan da yolun ancak yarısına gelebilmiş olmak ürkütüyor beni. Motor üstünde yapılabilecek en temel hatalardan birini yapıyorum ve “molayı erteleme ve yola devam etme” kararı alıyorum.

Önceki New York maceralarımdan bir kare 🙂

Helikopterden New York manzarası: Özgürlük Heykeli!

 

Times Meydanı'ndaki ışıklı reklamlardan birkaçı...

Ah almaz olayım! New York’un “azıcık içinden (!)” geçen yol bir tıkanıyor ki ne tıkanmak. İstanbul’da NTV’de çalıştığım günlerde Maslak trafiğindeki halim canlanıyor gözlerimin önünde 🙂 “Gitmek isteyip gidememek; kaçmak isteyip kaçamamak” gibi birşey İstanbul trafiği 🙂 New York da farklı değil. Zaten New York’a yaklaşınca korna sesi de çalınmaya başlıyor kulağıma. Washington’da nadir duyulur o kornalar. Çoğu zaman da gerekli yerde değil de en gereksiz yerde çalınır ya, neyse 🙂

Yollar birden kötüleşiyor. New York’a ulaşana kadar “toll roads” yani “paralı yollara” dizi dizi dolarları kaptırmış olan ben kendi kendime dalgasını geçiyorum işin: “Onca parayı bu çukurlarla kucaklaşmak için mi vermişim yani?” diye… 🙂

Sıcak artık iyice artmış, daha önce dedim ya yeni kaskın ezilmemiş “pad”leri şakaklarıma “dövme” gibi yerleşmiş vaziyette trafikte bekliyorum. Birkaç “dev” çukura girip çıkmışım, belim fena durumda…

Yani New York’a içimden saydırırken birden kulağımın dibindeki kükremeyle kendime geliyorum. Trafik tamamen duruyor. Ben de şeridin ortasında, Amerikan yasalarına göre “olmam gereken” yerdeyim ama yanımdan süratle geçen bir racing arabaların arasından “uçuyor” adeta. Burada genelde trafikte arabanın kafasını sağa ya da sola çıkarıp yolun ilerisine bakmaya çalışanlar olmuyor pek. O yüzden arabalar inci gibi dizilmiş durumda. Araları bir motorcu için “cennete giden yol” gibi. Ama heyhat! Gel gör ki kanun korkusu!!! 🙂 Fakat bu racingci takmıyor, basıyor arabaların arasında uzayıp giden aralıkta. Ben ona bakarken birden sağ kulağımın orada bir “gaz açma” anı daha! O da ne? Bir racingci daha! Ardından sağımdan solumdan teker teker, son sürat racingciler geçiyor. Belli ki grup sürüşü yapan bir dizi motorcu trafiği tam anlamıyla delip geçiyor! “Çok sürmez” diyorum kendi kendime. “Çok sürmez” hakikaten. Polis takılır peşlerine. Ama… Sessizlik. Siren sesi falan duymuyorum. Sanırım “kurtardılar”. Biz geride kalanlarsa ellerimizi kollarımızı birbirine yaklaştırmış, resmen sinmiş durumda bakıyoruz arkadan. “Bu da olabiliyormuş demek” diyorum içimden. Dev metropollerin hali işte 🙂

New York yolunda para bayıldığım gişelerden sadece biri! 🙂

New York’un haftasonu trafiğinden kurtulmak kolay değil. Çünkü tam da o trafiğin gittiği yöne gidiyorum. Bir süreliğine New Yorkluların gözde haftasonu ve yaz mekanı East Hampton yolunun ortasına düşüyorum. Bisikletini, kanosunu arabasına bağlayan, ya da cipinin arkasına teknesini takmış insanlar ip gibi sıra olmuş trafiğin kıpırdamasını bekliyor.

Gözüm emniyet şeridine takılıyor. Nasıl da davetkar! 🙂 Ah… Oradan basıp gitmek var… Ama ı ıh… Heyhat! Kanun korkusu 🙂 İçime giren şeytanı “kışkış”lıyorum hemen. Kuzu kuzu bekliyorum motorun üstünde. Yandaki arabaların içindeki bakışlardan bana acıdıklarını görür gibiyim. Sıcaktan üstümdeki mont, dizlikler, kask bütünleşmiş durumda zira benimle 🙂

Toplam 40 dakikaya varan işkencenin ardından “niye tıkalı olduğu” anlaşılamayan trafik gevşiyor. Millet East Hampton’a yöneliyor ben Boston’a…

MUhteşem Boston yolundan bir manzara...

Benzine de ihtiyacım var. Gözüm bir benzinciyi kesiyor ve yoldan bir süreliğine çıkıp hem benzin alıyorum hem de buz gibi suya veriyorum kendimi. Gözüm saatte. Biraz esnetiyorum belimi ve doğru yola.

Hani bazen olur ya… Yani size de olur mu bilmiyorum, bana sık olur 🙂 Tehlikeli birşey yaptığınızda falan (mesela ben Orlando’daki o dev gibi roller coaster’a binip de “200 metre tepeden” dimdik aşağı doğru son sürat ilerlerken bunu hissetmiştim 🙂 ) “napıyorum ben?” dersiniz kendi kendinize. Tam ortasında bir pişmanlık basar ama geri dönüşü de olabilecek bir noktada değilsinizdir ve içinizden münasip bir kelime geçer ya… 🙂 Öyle oldu bana da. Boston’a 100 kilometre kala falan o münasip kelime oynaşıyor beynimin kıvrımlarında 🙂 Yorgunluk artıp da yol bitmedikçe “N’aptım ben?” diyorum ama artık yaptım bir kere 🙂 Anlık pişmanlık yolun giderek artan güzelliği karşısında yerini hayranlığa bırakıyor. Kuzeye gittikçe yeşil iyice yeşilleşiyor, gökyüzü bile netleşiyor sanki. Akşamın serinliği çökmeye başlıyor sağı solu duvar gibi ağaçlarla çevrili yola. Sonunda Boston’a giriyorum işte…

Sonunda! Boston gözüktü 🙂

Geldik mi Boston’a? Bitmedi tabii. Daha Harvard’a yaptığım kısa gezi, Boston limanı, Hollywood’un son yapımlarından birinin setine rastlayışım, motora binişim, motordan inişim, yine binişim… Çok şey var daha 🙂

Sabredin, hepsi bir sonraki yazıda…

O zamana dek “N’aptım ben?” dediğiniz bir olayı paylaşır mısınız benimle? İster motor üstünde ister iki ayak üstünde 🙂 Maksat birlikte gülmek, düşünmek… Değil mi ama? Comment/Yorum butonu sizi bekliyor 🙂

Böyle Olur Motorcunun Mesajı!

Posted May 13th, 2011 at 9:28 am (UTC-5)
15 comments

Dün sabah işe bir geldim ki ne göreyim! !!!

Şuradan başlayayım: Bizim iş yeri Kongre’nin hemen dibinde. Yeri müthiş aslında. Her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist burayı görmeye geliyor düşünün. Bizse her sabah gördüğümüzden olsa gerek bazen başımızı kaldırıp binanın güzelliğine bile bakmayı unutuyoruz! Kötü tabii…

Neyse, dön dolaş park yeri yok. Başkentte park büyük sorun. Ben de canım motorumu evde bırakıp arabayla gelmiştim. Her taraf kalabalık, “Belli ki yine bir gösteri var” diye düşünüyorum bir yandan. Ayda bazen 3-4 büyük gösteri oluyor Kongre civarında. Olduğunda da değmeyin trafiğin haline!!!

O da ne! Bir baktım Kongre manzaralı en güzel yollardan birine yüzden fazla motosiklet sıra sıra park edilmiş. Onlara bakacağım derken nerdeyse kırmızı ışıkta durmayı unutuyorum! Nerdeyse! 🙂 Son anda acı bir fren: Cııııııyyykkkk. Yayalar pis pis bakıyor 🙂

Aşağıdaki görüntülerde Amerika’nın Sesi binasını da görebilirsiniz (Not: Videoyu oynatırken büyük ekran yapmayı unutmayın, daha çok seveceksiniz 🙂 )

Bakınız aşağıda (yoğun istek üzerine) bolca resim de var 🙂

Sıra sıra motorlar 🙂

Süslü motor 🙂

Kimileri uğurlarını da getirmiş!

Çek çek bitmiyor! 🙂

Bir de bu açıdan çekelim...

 

Uzun lafın kısası “Motosiklet Güvenliği Ayı”ndayız. Çeşit çeşit yerlerden gelen motosikletçilerden bazıların ön camlarına “Motosikletlileri Trafikte Fark Edin” yazmış. Motosikletlinin derdi dünyanın her yerinde aynı! 🙁 Trafik rahat da olsa, trafikte saygı üst düzeyde olsa da…

Hiçbir masraftan kaçınmadım (Aslında arabayı park edip işe koşarken hallettim ama böyle demek hoşuma gidiyor 🙂 ) ve sizin için hem görüntüledim hem fotoğrafladım 🙂 Son video ile veda ediyorum:

Bu da diğer video:

Maceranın Hası: Bir Günde 640 Kilometre! (1)

Posted May 9th, 2011 at 10:32 am (UTC-5)
19 comments

Bu yazıyı “hem okurum hem dinlerim” diyenler aşağıdaki medya oynatıcıya tıklayarak hikayeyi “şahsımdan” dinleyebilirler 🙂

Motorda anahtarı çevirdiğin anda başlar heyecan. Sağ elinin içinde kıpırdanır gaz… Ardından gelsin yollar… Boston’a motorla gitme fikri işte böyle bir anahtarı çevirme anında beliriverdi zihnimde. Dedim ki: “Daha uzaklara gitmeliyim, daha uzun süre motor kullanmalıyım. Amerika’yı bir de motor üstünde uzun uzun görmeliyim.”

İşte böyle başladı macera… Genelde kafamdaki “düşüncede kolay, gerçekte ‘pek o kadar değil’ tipi” fikirler böyle saniyeler içinde gelişir ve hayata geçirilir hep zaten 🙂

Yol kağıt üzerinde kolay! 🙂 (Google Maps)

Kararın kolaylığı bir yana planlaması o kadar kısa sürmedi aslında. Önce, Türkiye’deyken “Neredeyse bütün yolları bilirim” edasıyla anlamını pek kavrayamadığım Google Maps girdi devreye. Dev ülkeyi cadde cadde, sokak sokak görebilmek, hangi rotayı seçerseniz “iş çıkış” saatlerinde trafiğe yakalanacağınızı hesaplayabilmek, alternatif yollar seçmek mümkün Google Maps’le. Ben de uygun yolu seçtim, uğrayacağım adresleri “Haritalarım” uygulamasına yükledim ve bütün rotaları bir “plug in” sayesinde Garmin Nüvi GPS’ime yükledim. Çok az vaktim olacaktı. O yüzden gidip belki bir gün şehri gezip ardından da geri döneceğim bir seyahat planı yapmıştım. Peki bunlar için kat etmem gereken kilometre neydi? Yaklaşık 640 kilometre! Yani gidiş-dönüş 1300 kilometreyi bulacaktı yolculuk. Kolay olmayacaktı evet, ama hayatım boyunca unutmayacağım bir yol macerası olacağı kesindi. O yüzden varsın zor olsundu 🙂

Amerika’nın her yerini bilemem ama Doğu Yakası’nda hava durumunu tahmin etmek öyle kolay iş değil. Lost dizisini izleyenler bilir. Karakterler ormanda tam bir iş peşindeyken birden yağmur başlar, 10 dakika sonra da biter ya. Aynen öyle (Diziyi izlerken saçma gelirdi bu durum bana, itiraf edeyim 🙂 ) Zaman zaman buradaki iklimin “tropik iklimi” çok andırdığını söyleyebilirim. Okyanusun etkisi… O yüzden, seyahatim sırasında pek yağmur, fırtına falan gözükmese de motosikletin olmazsa olmazlarından saydığım yağmurluğumu, gece gündüz “görünürlük sağlayan” reflektörlü kemerimi, GPS’in çakmak girişine takılan şarjını, pek tabii kameramı ve Yunanistan gezisinden dönerken kıyafetlerimin yanı sıra ona, buna şuna derken onlarca hediyelik eşya sığdırmayı da başardığım Kappa yan çantalarımı hazırladım.

Bekle Beni Boston Geliyorum

Yunanistan gezisinden sonra tek seferde yaptığım en uzun kilometre olacaktı. Az buz değil. O yüzden karar aldım. Her saat başı, hadi bilemedin bir buçuk saatte bir mola vereceğim dedim. Aranızda uzun yol yapanlar bilir. Yolun iyisi kötüsü pek fark etmez. Motor yorar insanı. Bileklerinize kramplar girer. Beliniz ve sırtınız tutulmaya başlar zamanla. O yüzden dikkatinizi daha iyi toplayabilmek ve vücudunuza gereken “rahatlama süresini” tanıyabilmek için sık aralıklarla verilen molalar iyidir. Google Maps yolculuğun aralıksız 8 saat süreceğini tahmin ediyordu. Demek ki en az 5 mola vermeliydim. Her zaman kendime söz verip zaman kıtlığından neredeyse her yere koşturmacayla gittiğim için yapamadığım bu mola işini bu kez ciddiye almalıydım.

Yolculuk sabahı yükledim motoru ve New York üzerinden seçtiğim rotada başladım seyahate. Washington-New York arasındaki yol motorla seyahat için çok uygun. Delaware ve New Jersey Turnpike olarak adlandırılan bağlantı yolları en az 4 şeritten oluşan ve yüksek hızda seyredilen yollar. Amerika’da araç kullanmayı bazen trenle seyahat etmeye benzetirim ben. Kapıdan çıkar otoyola girersiniz, bir şerit seçersiniz kendinize ve eğer o şeritten çıkmazsanız gideceğiniz yere kadar sanki bir rayın üstünde gidiyormuşçasına sorunsuz ve yolda olduğunuzu bile unutarak gidebilirsiniz. Yani makas atan, arkadan iteleyen, selektör yapanlarla falan mücadele etmezsiniz. Ben de yattım bir şeride bu yolda ve ilk başta bir buçuk saatte bir mola vermeyi gerçekten başardım. İlk molamda  yol üzerindeki 10’u aşkın dev dinlenme tesisinden birinde durdum. Tesislere gelmeden kilometrelerce önce, hangi exit’i (çıkışı) kullanmanız gerektiğini ve tesiste bulunan restaurantları gösteren tabelaları takip ederseniz işiniz kolay.

Yol kenarındaki tesislerden biri.

Özellikle ağaçlarla çevrili tesisler daha gözde! 🙂

İlk molamda pek bir dik duruyordum. Kendi kendime “O kadar da yorulmadım. Bir sonraki molayı daha geç vereyim” dedim. Demez olaydım. Tamam yol akıp gidiyor, rahatsız eden yok, hava güzel falan ama fazla güzel! Sıcaklık 32 derece! Yeni kaskım henüz ezilip yüzüme uymamış “pad”leriyle basıyor kafama, artık kask yüzüme ikinci bir deri olmuş gibi adeta. Montum yazlık falan ama yetmiyor aldığı rüzgar. Asfalttan yansıyan sıcaklık bile ayaklarımın altını yakıyor sanki. Giderek buharlaşıyorum yani! Ama yolu bir günde tamamlamam lazım, lüksüm yok. Açıyorum gazı, “Hadi” diyorum kendime “Hadi, New York’a kadar dayan”.

I ıh… Olmuyor. Bir mola daha… Mola yerlerinde yüzlerce araç var. Ama tek tük motosikletli görüyorum. Sanırım kavurucu sıcaktan çekinip yollara dökülmemişler. Tek akıllı benim yani! 🙂 Ama motosikletçi yokluğundan olsa gerek yoldan sıkılmış, ellerinde buz gibi sularla tesisin etrafına yayılmış yolcuların tüm ilgisi üzerimde. Diyorum ya Burgman çok yaygın değil bu civarda. Motordan inip üstümdeki ıvır zıvırı çıkarana kadar birkaç kişi mutlaka yanıma geliyor. “Bu motor nedir? Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” gibi sorularla beni güneşin kabağında bir süre daha tutmayı başarıyorlar. İlgi güzel de güneş tam tepedeyken değil tabii 🙂 Bakıyorum özellikle dondurma kuyrukları 10 metreyi bulmuş, su alıyorum otomatik makineden. Kimsenin bakmadığı anlarda “Ah, uh” diye belimi esnetiyorum. Sırtım tutulmaya başlamış. Bacaklarım şişiyor hafiften. Sonra hatırlatıyorum kendime: Sızlanma kızım düş yollara.

Acılar motora binince diniyor bir süre. “Şurayı da geçtim, buraya da yaklaştım” derken bir bakıyorum New York karşımda. Bu arada geçtiğim “paralı yolların”, “gişelerin” haddi hesabı yok. Ucuz sanmayın. Yaklaşık 4-4 buçuk saat süren Washington-New York arası yolda rahat bir 20 doları kaptırıyorsunuz bu paralı yollara. Üstelik motorlara indirim de yok. Kuyrukta aradan sızıp öne geçmek de 🙂

Yol 640 kilometre! Sanmayın ki bir çırpıda anlatılabilir öyle. New York’a kadar geldiniz benimle. Sabredin, maceranın hası asıl şimdi başlıyor.

Bir sonraki yazıya kadar neden siz de en uzun yol maceranızı paylaşmıyorsunuz benimle? İlk uzun yolunuzu nereye ve kaç saatte yaptınız? Hadi ama, yorum butonu merakla yanıtınızı bekliyor 😉

Ortak Noktamız Macera Sevmemiz :)

Posted May 3rd, 2011 at 11:34 am (UTC-5)
3 comments

 

Arabayla gittiğimiz her yerin fotoğrafını çekmeyiz. Değil mi ama? Ama motorla öyle mi? Aldığımız keyfi herkes görsün isteriz. En çok da kendimiz için çekeriz belki de o fotoğrafları 🙂 İşte güzel gezilerden, harika anılardan bir bölüm daha.

Bazıları Amerika’dan bazıları da Türkiye’den… Ortak nokta: İki teker…

Hala not etmediyseniz çok kızarım ama ( 🙂 ) fotoğraflarınızı gönderebileceğiniz iletişim adresim: motosikletlikiz@gmail.com

İlk fotoğraflar bir Amerikalı motosikletçiden. Fotoğraflarda görülen yer, California ve Nevada eyaletleri arasında uzanan ve kuzeyden güneye 640 kilometrelik bir alanı kaplayan Sierra Nevada dağ grubu:

Sıradakiler Türkiye’den bir motosikletçiye, Ali’ye ait. Fotoğraflar motosikletiyle kar-kış demeden gezdiği ve keyfini hayli hayli çıkardığının kanıtı gibi değil mi? 🙂

 

 

Haftanın son fotoğrafları başından beri bloga sevgi ve ilgiyle yaklaşan bir scooter tutkunu sevgili Ahmet Tezer’in. İzmir Çeşme’de yaşayan (ne şanslı değil mi? 🙂 ) arkadaşı Ahmet Erşen’i ziyaretlerinden birisinde çekilmiş fotoğraflarla size şimdilik veda ediyorum. Bol gezin, bol resim çekin, bolca paylaşın olur mu? 🙂

MOTOSİKLETLİ KIZIN ÖZÜ


Merhaba,

Motosikletli Kız ben. Ya da ismimi bilmek isteyenler için, kısaca Selin… Yıllardır hem haber editörü olarak medyanın tozunu yutuyorum hem de iki teker üstünde yolların. Şimdilerde Amerika'da, televizyon habercisi olarak devam ediyorum macerama...

Her İstanbul mağduru gibi trafikten kurtulmak için bir helikopter almanın (!) en iyi alternatifinin ne olacağını düşündüğüm o günlerde aldım ilk motorumu.

11 yılda 4 motor, binlerce kilometre yol ve her aklıma düştüğünde yüzümde hınzır bir gülümsemeye yol açan milyon anıdan sonra hayalini kurduğum yollarda, Amerika’dayım. Rüzgarın bile farklı estiği dev kıtadaki uzun, upuzun yollarda…

Ağrı kesicim, heyecanım, kafam bozuk olduğunda derin bir nefesle düşüncesini içime çekmeye çalıştığım motorumla. Bir o kadar bildiğiniz ve bir o kadar bilmek isteyeceğiniz şeyi biriktirdim eteğimde. Paylaşmaya hazırım. Tüm rüzgar tutkunlarına, iki teker aşıklarına, motosiklet delilerine açık davet:

Gelin birlikte kaybolalım rüzgarın içinde…

motosikletlikiz@gmail.com

Sağlıklı Sürüş İçin Bilmeniz Gerekenler (1)

VİDEOLU YAZILAR :)

Amerika Yollarında (2)

Motorda Kolları Dinlendirmek

Amerika Yollarında (1)

Amerika Yollarında (3)

Motosikletli Kız Amerika'daki Fuarda

Reflektörleri Taktım, Sizin İçin Test Ettim ;)

İnterkom Almadan Bunu İzlemelisiniz

2014 The Washıngton Auto Show

Kask Hayat Kurtarabilir!

Motorda Dertler Nasıl Unutulur?

Motorla Amerika'da (2011'den Kalanlar)

Binlerce Motor Yollara Dökülürse!

Burada Sizin Yazı ve Fotoğraflarınız da Var!

Sizin Köşeniz

Bu Blogda Neler VAR Neler YOK?

*Bu blogun yazarının gözünde hiçbir motor (marka, cins, tür, yıl, renk, güç açısından) bir diğerinden üstün değil (Kabul edin her motor sahibine güzel gelir)

*Bu blogda Amerika VAR, Türkiye VAR. Bu ikisinden herhangi birinin yerden yere vurulmasına yer YOK.

*Bu blogda izlenimlere, araştırmaya ve zaman zaman şahsi fikirlere ve öykülere yer VAR. Dolayısıyla hiçbir fikre, yoruma katılmamak YOK.

*Bu blogda her türlü olumlu katkıya yer VAR. Motor tutkunlarının birbirini kırıp dökmesine izin YOK.

*Bu bloga her türlü eleştiriyi yöneltmeye hakkınız VAR. Ama ara sıra da olsa yapıcı olmayı unutmak YOK.

Not: Blog kuralları her an değişebilir. İtiraza yer YOK:)