‘Yaşlı’ Astronot Rekora Doymuyor

Posted November 21st, 2016 at 4:36 pm (UTC+0)
Leave a comment

Peggy Whitson

NASA’nın en deneyimli astronotlarından biri olan 56 yaşındaki Peggy Whitson,  Rusya Uzay Dairesi’ne ait Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nden 17 Kasım’da fırlatılan Soyuz uzay aracıyla, Rus ve Fransız meslektaşlarıyla birlikte yaptığı iki günlük uzay yolculuğundan sonra Uluslararası Uzay İstasyonu’na başarıyla ulaştı. Whitson’un kısa süre sonra 57’inci yaşgününü kutlayacak ve yakın zamanda da Dünya’dan 400 kilometre uzaklıktaki Uluslararası Uzay İstasyonu’nun komutasını Amerikalı astronot Shane Kimbrough’dan alacak olması, birçoklarının aklına ‘Peki Peggy Whitson uzaya gitmek için çok yaşlı değil mi?’ sorusunu getiriyor.

Aslında altı ay sürecek bu son misyon, Peggy Whitson’un uzaya ilk gidişi değil. Biyokimya uzmanı olan Whitson, daha önce de 2002 ve 2007’de Uluslararası Uzay İstasyonu’nda görev yapmış ve bu iki misyonla birlikte uzayda geçirdiği gün sayısını 400’ün üzerine çıkarmıştı. Bu misyonları sırasında toplam altı kez Uzay İstasyonu dışına çıkan Whitson, uzayda şimdiye kadar geçirdiği sürenin toplam 39 saatini istasyon dışında, ‘uzay yürüyüşü’nde geçirdi. İşte tüm bu veriler, Whitson’un ne kadar deneyimli bir astronot ve daha da önemlisi deneyimli bir bilim kadını olduğunu ortaya koyuyor.

Fransız Thomas Pesquet, Rus Oleg Novitski ve Amerikalı Peggy Whitson'ı uzaya götüren Soyuz aracı 17 Kasım'da fırlatıldı

Fransız Thomas Pesquet, Rus Oleg Novitski ve Amerikalı Peggy Whitson’ı uzaya götüren Soyuz aracı 17 Kasım’da fırlatıldı

Whitson’un Uluslararası Uzay İstasyonu’na yaptığı bu son uçuş ve burada geçireceği altı ay, daha önce uzaya 55 yaş üzerinde hiçbir kadın astronotun gitmemiş olması açısından önemli çünkü Whitson, fiziksel açıdan kusursuzluğu şart kılan astronotluk gibi bir meslekte yaş bariyerini adeta yıkıyor. Bu arada hemen belirtmek gerekir ki bazı çevrelere göre Peggy Whitson’un Iowa gibi Amerika’nın en kırsal eyaletlerinden birinde doğup büyümüş olması,  bugüne kadar elde ettiği başarıların önemini daha da arttırıyor. Whitson, istasyonda kaldığı süre içinde başta yerçekimsiz ortamın yaşlanma süreci üzerindeki etkileri olmak üzere birçok konuda bilimsel çalışmalara imza atacak.

Peggy Whitson, uzaya giden en yaşlı kadın unvanını daha uzun süre koruyacağa benziyor. ‘Peki uzaya giden en yaşlı erkek kimdi?’ sorusunu soranlara da hemen şu bilgileri vereyim: 1921 doğumlu pilot, havacı, mühendis, astronot ve senatör John Glenn, son kez 1988’de, 77 yaşında NASA’ya ait Discovery aracıyla uzaya gitmiş ve uzayda dokuz gün geçirmişti. John Glenn, yerçekimsiz ortamın yaşlı bedenler üzerindeki etkilerini araştırmada denek olduğunu söylemişti.

İstihdamda Ayrımcılığa Teknolojik Çare

Posted October 26th, 2016 at 8:44 pm (UTC+0)
Leave a comment

Amerika’da federal yasalar, işverenlerin ırk, cinsiyet ve yaşa bağlı olarak iş başvurusunda bulunanlar arasında ayrımcılık yapmasını yasaklıyor. Ancak kasıtlı olmayan bazı önyargıların yine de eleman seçimini etkilediği gözleniyor. Genç bir kadın ise tasarladığı uygulamayla istihdamda fırsat eşitliği yaratmaya çalışıyor.

http://blendoor.com

”13 yaşında kodlama öğrendim. Stanford Üniversitesi’nde yazılım mühendisliği okudum. Microsoft’ta 5 yıl çalıştım, MIT’de lisansüstü eğitimimi tamamladım” diyen bilgisayar mühendisi Stephanie Lampkin, teknolojiye olan ilgisinin, bilgisayar mühendisi olan teyzesinden kaynaklandığını söylüyor. Lampkin’e göre akademi ya da iş hayatında yüksek başarı elde eden birçok siyah, Latin kökenli ya da diğer azınlık gruplara mensup gençler, ‘impostor’ yani ‘sahtekarlık’ sendromundan muzdarip olabiliyor. Sahtekarlık sendromu, gerçekten başarılı kişilerin bu başarıyı hak etmedikleri hissine kapılmalarıyla ortaya çıkıyor. Kişi, en prestijli eğitim kurumlarından derecelerini hak ederek, bileğinin hakkıyla alsa da ‘Acaba ben bir sahtekar mıyım? Hile yaparak mı buralara geldim?’ diye başarısını sorgulamaya başlıyor ve iş dünyasına atılmaya çalışırken ayrımcılığa uğradığında bunu ‘normal’ kabul ediyor. Lampkin, impostor sendromunu en çok azınlıkların yaşadığına dikkat çekiyor ve bu kişilerin bu durumu, istihdamda ayrımcılığa uğradıklarında normal karşılamalarına neden olduğunu belirtiyor.

 

Stephanie Lampkin de iş dünyasına girmeye çalıştığı yıllarda aynı deneyimle karşılaştığını anlatıyor:

”Büyük bir teknoloji şirketinde üst düzey analistlik için iş görüşmesi yapmıştım. Görüşmenin son turlarının çok iyi gittiğini düşünürken bir yetkili geldi ve benim teknik yeterliliğe sahip olmadığını, satış ve pazarlamaya daha uygun olduğumu söyledi. O anda aklıma bir fikir gelmişti.”

Lampkin’in aklına gelen fikir, Blendoor uygulamasını yaratmaktı. Uygulama, iş arayanların isim, yaş ve fotoğraflarını gizlemelerini sağlıyor. Böylelikle şirketler, başvuruda bulunan elemanın beyaz mı ya da siyah mı olduğu, ya da erkek veya kadın olup olmadığı konusunda hiçbir fikir sahibi olamıyor. Bu da herkese eşit rekabet ortamı sunuyor. Elemanlar, ekranı sağa kaydırarak başvuruda bulunuyor. İşverenler de ilgilendikleri müstakbel elemanları belirliyor.

Stephanie Lampkin, iş başvurusu aşamasının kendisini en çok üzen tarafını şöyle anlatıyor: ”İnsanı en çok hayal kırıklığına uğratan mesele, şirketlerin iş gücüne çeşitlilik katmak için çok çabaladıklarını söylemeleri ancak bunun gerçekleşmemesi. Şirketler bunu azınlıkların yeterli derecede başvuru yapmamalarına bağlıyor. Ancak birçok elemanın başvuru aşamasından öteye geçemediğini biliyorum.”

Bu konuda bir araştırmak yapmak için kolları sıvayan Ulusal Ekonomik Araştırma Dairesi’nden uzmanlar, Boston ve Chicago’da açılan iş ilanlarına başvurular gönderdi. Araştırmaya göre işverenler, beyaz Amerikalı isimlerine, kulağa siyah ismi gibi gelenlerden yüzde 50 daha fazla rağbet gösterdi. Yani örneğin başvuru formunda ‘Jamal’ ya da ‘Kamilah’ gibi, kişinin siyah olduğunu çağrıştıran isimlere sahip kişiler, ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar daha başvuru aşamasında şanslarını kaybediyor ve işlerini, adı kulağa ‘beyaz’ gelen ‘James’ ya da ‘Kerry’ye kaptırıyor.

Lampkin, Blendoor uygulamasıyla birlikte kendisi gibi elemanların eşit olarak değerlendirildikleri bir platforma kavuşmalarından çok memnun: ”Sistem böyle işlemeli. Silikon Vadisi ve diğer sektörler elemanlarını başarıya göre işe almakla övünüyorlarsa o zaman iş gücü homojen bir görünüme sahip olmamalı.”

Blendoor uygulaması, iş gücünün çehresini değiştirmeyi ve çeşitlendirmeyi amaçlıyor.

Uganda’dan Bir İlk: Güneş Enerjili Otobüs

Posted July 29th, 2016 at 6:26 am (UTC+0)
Leave a comment
FullSizeRender(6)
Ugandalı mühendisler tarafından geliştirilen güneş enerjili otobüs, Afrika kıtası için bir ilk. Kiira Motors şirketi tarafından üretilen elektrikli otobüs, kısa süre önce Uganda’nın başkenti Kampala’da bir stadyumda halka tanıtıldı.

Enerjisini üzerindeki güneş panellerinden alan otobüsün marka adı, Kayoola.

FullSizeRender(5)

35 yolcu kapasiteli otobüsün tasarımcıları, otobüsün Afrika kıtasında kullanılmaya başlanan güneş enerjili ilk toplu taşıma aracı olmasını umuyor.

Kayoola projesinin baş mühendisi Mario Obuwa, elektrikli motora sahip otobüsün tamamen sessiz olduğunu söylüyor.

FullSizeRender(3)

Projenin Başmühendisi Mario Obuwa

Otobüs, elektrikli araçlarda kullanılan cer motoruyla çalışıyor. Bu motora bataryayla enerji sağlanıyor. Otobüsün üzerindeki güneş panellerine bağlı olan bataryalar motora güç veriyor. Tam şarjlı motor 80 kilometre yol katedebiliyor. Motorun şarjı bittiğindeyse güneş panelleri devreye giriyor ve otobüsün birkaç kilometre daha ilerlemesini sağlıyor.

FullSizeRender(2)

Kayoola otobüsü güneş enerjisi kullanılarak ya da elektrik enerjisi kaynağına bağlanarak yeniden şarj ediliyor. En güzeli de bu otobüsün hiç sera gazı salımı yapmaması.

Mühendis Mario Obuwa, otobüsün her sisteminin yeşil enerjiyle çalıştığını söylüyor. Tüm dünyanın gelecekte yenilenebilir ve sürdürülebilir yeşil enerjiye döneceğini belirten uzman, Uganda’nın şimdiden bu adımı atmak için yola çıktığını belirtiyor.Yüzde yüz yenilenebilir güneş ışığıyla çalışan araç, benzin kullanmadığı için de büyük oranda tasarruf sağlıyor.

Otobüsün üzerinde kullanılan güneş panelleri

Otobüsün üzerinde kullanılan güneş panelleri

Kayoola otobüsünün teknik ekibinin sorumlusu Musa Kalule Waswa ise güneş enerjili otobüsün diğer otobüsler kadar güçlü olduğunu söylüyor.

Waswa, Kayoola ve diğer otobüsler arasındaki farkın, Kayoola’nın yakıt yerine batarya kullanması olduğunu, ancak hızlanırken Kayoola’nın gücünün yakıtla işleyen diğer otobüslerden farkı olmadığını kaydediyor.

Ugandalı yetkililer, güneş enerjili Kayoola’nın başkent Kampala’nın trafik sorununa çözüm getirebileceği görüşünde.

Bir yetkili, ellerinde ne kadar çok seçenek olursa trafik sorununun da o derece kolay çözülebileceğini söylüyor.

FullSizeRender

Prototip otobüsün fiyatı şu anda 140 bin dolar civarında. Bu modelin seri üretime geçmesi durumunda fiyatın 55 bin dolara düşmesi bekleniyor.

Sağlık Tablonuz Artık Bileğinizde Takılı

Posted June 1st, 2016 at 11:51 am (UTC+0)
Leave a comment

Giyilebilen ölçüm aletleri, adımlarınızı sayıp tansiyonun ve nabzınızı ölçtüğü gibi artık laktik asit miktarını da ölçüyor. Laktik asit seviyesinin yüksek olması, kalbin yeterince iyi çalışmadığının göstergesi sayılıyor

Piyasadaki giyilebilir ve takılabilir teknoloji ürünlerinin sayısı giderek artıyor. Fitbit adım sayarken Omron tansiyon ölçüyor, Hexoskin’in biyometrik t-shirtleri ise kalp atışlarını izliyor, nabız sayıyor ve kaç kalori yaktığınızı belirliyor.

Tüm bu verileri akıllı telefonunuzdan takip etmeniz mümkün.

California Üniversitesi’nin San Diego’daki yerleşkesinde bulunan Takılabilir Sensör Merkezi’nden nano-teknoloji ve elektrik mühendisleri bu teknolojiyi öyle ilerletti ki, artık insan bedenindeki kimyasal madde miktarlarını takılabilir teknolojik cihazlarla ölçmek mümkün.

Uzmanlar, insan bedenindeki laktik asit miktarını ölçen Chem-Phys bandı adını verdikleri bir cihaz da geliştirdi.

Yoğun egzersizden sonra kaslarda biriken kimyasal maddeye laktat ya da laktik asit deniyor. Ağırlık kaldırırken oluşan yanma hissinin kaynağı da yine laktik asit.

Laktik asit aynı zamanda kalp sağlığını ölçmede kullanılan önemli bir belirleyici.

Vücutta çok fazla laktik asit birikmesi, ölüme kadar gidebilen hasara yol açabiliyor.

Uzmanlar, laktik asit miktarını belirlemek için deri yüzeyine yapıştırılan, kredi kartından daha küçük bir bant geliştirdi.

Cihazın üzerinde iki sensör bulunuyor. Bunlardan biri kalbin elektriksel faaliyetlerini izleyen EKG.

Diğer sensör ise laktik asit seviyesini ölçüyor. Veriler, bluetooth bağlantısıyla akıllı telefona iletiliyor.

İnsan bedeni, kasların çalışması için gereken yeterli oksijenden mahrum kalmadıkça laktik asit üretmiyor. Laktik asit seviyeleri ve kalp arasındaki ilişki, bu nedenle önemli.

Laktik asit seviyesinin yüksek olması, kalbin yeterince iyi çalışmadığının bir göstergesi olabilir.

Uzmanlar, cihazın performanslarını geliştirmek isteyen sporcular için de yararlı uygulamalar içerdiğini söylüyor.

Nabız, kandaki oksijen seviyesi ve laktik asit üretimi arasındaki ilişkiyi izlemek, sporcuların kondisyon seviyesini belirlemek ve performansı geliştirmek için neler yapılabileceğini saptamak açısından da faydalı.

Banda sadece laktik asit değil, magnezyum ve potasyum seviyelerini ölçebilen sensörler de eklenmesi planlanıyor.

San Diego’daki California Üniversitesi Jacobs Mühendislik Fakültesi’nden Patrick Mercier, araştırmalarının amaçlarından birinin gün boyunca kimyasal, fiziksel ve elektro-fizyolojik sinyalleri aynı anda taramadan geçiren takılabilir bir cihaz geliştirmek olduğunu söylüyor.

Bu sinyallerin anında doktora ya da spor antrenörüne iletilmesi de mümkün olabilir.

Apple’dan Yeni Sürprizler

Posted March 22nd, 2016 at 1:36 pm (UTC+0)
Leave a comment

Apple’ın uzun zamandır merakla beklenen yeni ürün tanıtımı nihayet yapıldı. Yeni iPhone SE, yeni iPad ve yeni iOS, Apple’ın en çok ilgi çeken sürprizleri oldu.

Şirketin CEO’su Tim Cook, yeni ürünlerin tanıtımına başlamadan önce Apple ile Amerikan Hükümeti arasındaki hukuk savaşına değindi. Hatırlayacaksınız, Amerikan Hükümeti, San Bernardino saldırısını düzenleyen çiftin kullandığı iPhone C telefonun şifresini bulmak için Apple’ın işbirliği yapmasını istiyor. Apple ise ‘arka kapı’ olarak tanımlanan böylesi bir yazılımın sadece tek sefer kullanılmayacağını, amacını aşarak sömürüleceğini, dolayısıyla hükümetin Apple müşterilerinin mahremiyet hakkını ihlal edeceğini savunuyor.

‘Bu cihazın incelenmesine izin vermiyorum’

Tim Cook, ”iPhone’u sizler, yani müşterilerimiz için ürettik. Telefonunuzun sizin için son derece şahsi bir eşya olduğunu biliyoruz. Ülke olarak hükümetin kişisel bilgilerimiz ve mahremiyetimiz üzerinde ne kadar hakimiyeti olacağına karar vermemiz gerekiyor” şeklinde konuştu. Amerika’da her meslek grubunun Apple’a büyük destek verdiğini belirten CEO Cook, daha sonra mikrofonu Apple’ın çevreden sorumlu başkan yardımcısı Lisa Jackson’a devretti.

Apple’ın yüzde 93 oranında yenilenebilir enerjiyle işleyen bir şirket olduğunu belirterek konuşmasına başlayan Lisa Jackson, şirketin iki yıl önceki amacının sadece mağazalarında ve diğer tesislerinde yenilenebilir enerjiye geçmek olduğunu hatırlattı.

Jackson, Apple’ın kullanacağı yeni robotu tanıttı. Liam adı verilen robot, iPhone’u parçalarına ayırıyor. Daha sonra bu parçaların ya da maddelerin başka cihazlarda ya da farklı şekillerde kullanılıp kullanılamayacağına karar veriliyor.

Çevre sorumlusu Lisa Jackson’dan sonra sahneye şirketin COO’su Jeff Williams çıktı. Williams, sağlık hizmetleri uygulamaları geliştirmede kullanılacak, yazılım kodu açık platform CareKit’i tanıttı.

Lansman, daha sonra herkesin beklediği yeni ürünlerin tanıtımıyla sürdü.

Kol saati iWatch’ın fiyatı 299 dolara düşerken koleksiyona iki yeni renk daha katıldı. Apple TV ise Siri uygulamasının ve dikte ettirme özelliğinin eklenmesiyle yenilendi.

Lansman, daha küçük boyuttaki yeni iPhone’un tanıtımıyla sürdü. 4 inçlik SE modeli, küçük olmasına rağmen iPhone 6S kadar güçlü. Apple’a göre iPhone’da boyutları küçültmenin nedeni, müşterilerden gelen talep. Çok sayıda akıllı telefon kullanıcısı, daha küçük cihazları tercih ediyor. 31 Mart’ta satışa sunulacak olan iPhone SE’nin fiyatı, 399 dolardan başlıyor, yani 16 GB iPhone SE, 399 dolardan satılacak.

Apple ayrıca yeni işletim sistemi iOS 9.3’ü de tanıttı. Şirketin açıklamasına göre iOS 9.3, birçok yeniliği beraberinde getirecek. Bunlardan biri, ‘gece vardiyası.’ Gece vardiyası uygulaması, gündüz saatlerinden gece saatlerine geçerken telefonun ekran renklerini daha ılık tonlara kaydırıyor. Şirket, akıllı telefonların yaydığı soğuk renklerin uyku üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin araştırmalar üzerine böyle bir uygulama geliştirmiş.

Lansmanda son olarak yeni iPad Pro’nun tanıtımı yer aldı. Yeni iPad Pro, 9,7 inçlik ekranıyla daha küçük boyutlara sahip. Apple, dizüstü bilgisayarı eskiyenlerin bilgisayarlarını yenilemek yerine kendilerine birer iPad almasını sağlamaya çalışıyor. Apple Mağazaları Direktörü Phil Schiller’a göre tüm dünyada beş yaş ve üzerinde 600 milyon PC kullanılıyor.

Fiyatı 599 dolardan başlayacak yeni iPad Pro’lar 31 Mart’tan itibaren mağazalarda yerini alacak.

 

 

‘Uzayda Bir Yıl’ Sona Ererken

Posted February 26th, 2016 at 2:30 pm (UTC+0)
Leave a comment

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda ilk kez bir yıla yakın süre kalan ikili, Amerikalı astronot Scott Kelly ve Rus kozmonot Mihail Kornienko, Salı günü Dünya’ya dönmeye hazırlanıyor. Kelly, Kornienko ve Rus kozmonot Sergey Volkov, Soyuz uzay aracıyla 1 Mart’ta Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’ne inecek.

Scott Kelly uzayda çiçek de yetiştirdi

Uzayda bir yıl geçirerek sayısız bilimsel deney yapan Scott Kelly’nin tek yumurta ikizi olan bir kardeşinin olması, hem de bu kardeşin de astronot olması, NASA’ya eşi benzeri bulunmaz bir fırsat sundu. Scott Kelly bazı deneyleri uzayda kendi üzerinde yaparken aynı deneyler, Dünya’daki ikizi Mark Kelly üzerinde yapıldı. Amaç, uzayda uzun süre kalmanın insan bedeni üzerindeki etkilerini anlayabilmek. Örneğin yerçekimsiz ortamda uzun süre kalmak kas ve kemik yoğunluğunu azaltıyor, insan bedenindeki sıvıların yer değiştirmesi ve farklı noktalarda yoğunlaşması nedeniyle özellikle görme duyusu üzerinde olumsuz etkilere yol açıyor. Tüm bu çalışmalar uzun vadede Mars’a yolculuk hazırlıklarının temelini oluşturuyor çünkü uzayda uzun bir yolculuğa çıkmadan önce en temel fiziksel sorunlara çözüm bulunması gerekiyor.

Uzayda 334 gün geçirdikten sonra Dünya’ya dönecek olan Scott Kelly, bunca zaman yerçekimsiz ortamda yaşamasına rağmen kendini çok iyi hissettiğini, ancak en çok özlediği şeyin musluktan akan su olduğunu söylüyor. Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki astronot ve kozmonotların su kaynağı, filtreden geçirerek geri dönüştürdükleri kendi idrarları. Kelly’nin evine döner dönmez ve doktorları yeşil ışık yakar yakmaz yapmak istediği ilk şeyin havuza atlamak olması, bu yüzden şaşırtıcı değil.

Sosyal medyada çok sayıda takipçisi olan Scott Kelly, uzay istasyonundan çektiği fotoğrafları sosyal medya hesaplarında paylaşıyordu

Scott Kelly, uzayda bir yıla yakın süre kalmanın psikolojik olarak kendisini etkilemediğini, ancak ailesiyle fiziksel yakınlığı çok özlediğini söylüyor. Kelly, Dünya’daki yakınlarıyla bir yıla yakın süre zaman geçiremeyecek olmanın misyona başladığı ilk günlerde kendisini zorladığını da eklemeden edemiyor.

Scott Kelly uzay yürüyüşü sırasında selfie çekmeyi de ihmal etmedi

Hem NASA’nın hem de Rus uzay dairesi Roskozmos’un ‘uzayda bir yıl’ projesi gerçekleştirmesinin amacı, Mars’a yolculuk gibi uzayın derinliklerine inen misyonlara hazırlık için veri toplamak. Dünya’ya döndükten sonra Scott Kelly’den toplanan fiziksel veriler, ikiz kardeşi emekli NASA astronotu Mark Kelly’den alınan verilerle karşılaştırılacak.

Scott Kelly (solda) ve ikiz kardeşi emekli astronot Mark Kelly

Periyodik Tabloda Eksik Kalmadı

Posted January 7th, 2016 at 1:31 pm (UTC+0)
Leave a comment

Hepimiz lise kimya dersinden hatırlarız: metaller, ametaller, asal gazlar… Şimdiyse kimya öğrencilerinin periyodik tabloda ezberleyecekleri element sayısı daha da arttı çünkü periyodik tablonun en alt sırası, en sonunda tamamlandı.

Kimya biliminin dünyadaki en yetkin kurumu Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği, henüz resmi olarak adlandırılmayan Element 113, Element 115, Element 117 ve Element 118’in Periyodik Tablo’ya eklendiğini açıkladı.

Yeni eklenen elementler, yedinci ve son sırasını tamamladıkları tabloya da simetri kazandırmış oldu.

periodic table

Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği’nin İnorganik Kimya Bölümü Başkanı Profesör Jan Reedijk, kimya çevrelerinin tablonun yedinci ve son sırasının da eksiksiz olarak tamamlanmasından ötürü son derece heyecanlı olduğunu söyledi.

115, 117 ve 118 numaralı yeni elementler Rusya’daki Dubna Nükleer Araştırma Enstitüsü ve Amerika’nın California eyaletinde California Üniversitesi bünyesindeki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı’nın ortak çalışmaları sonucu elde edildi. 113 numaralı elementin kaşifi ise Japonya’daki Riken Enstitüsü’ndeki kimya uzmanları. Nobel Kimya Ödülü sahibi ünlü Japon kimya uzmanı Ryoji Noyori, bu keşiflerin değerinin bilim dünyası için Olimpiyat altınından bile daha büyük olduğunu söyledi.

Amerikan, Japon ve Rus ekipler tarafından keşfedilen bu elementlere doğada rastlanmıyor. İnsan yapımı olan bu yapay elementler daha hafif ve küçük atom çekirdeklerinin birbirleriyle çarpıştırılması ve bunun sonucunda ortaya çıkan radyoaktif elementlerin yok olma sürecinin izlenmesiyle ortaya çıkıyor. Periyodik Tablo’nun en altında yer alan sıradaki diğer aşırı ağır elementler gibi şimdilik ununtryum (Uut), ununpentyum (Uup), ununseptyum (Uus) ve ununoktyum (Uuo) olarak adlandırılan yeni elementler de ortaya çıktıktan sadece birkaç saniye sonra başka bir elemente dönüşüyor.

Uzmanlar Periyodik Tablo’ya yepyeni elementler eklemek için şimdiden kolları sıvadı. Japon Riken Enstitüsü, ilerideki amaçlarının Element 119’u keşfetmek olduğunu bildiriyor.

Dünya’nın Sonu Mars Gibi Mi Olacak?

Posted November 10th, 2015 at 1:27 pm (UTC+0)
Leave a comment

Mars’ın yüzeyini inceleyen MAVEN 2013’te uzaya fırlatılmıştı

Mars’ın atmosterini incelemek amacıyla 2013’te uzaya gönderilen MAVEN aracından elde edilen veriler, Mars atmosferinin güneş rüzgarları nedeniyle yavaş yavaş yok olduğunu gösteriyor.

Mars’ın atmosferini inceleyen MAVEN uzay aracı

NASA yetkilisi John Grunsfeld, Mars’ın bir zamanlar sıvı halde suyun varolmasına olanak tanıyacak kalın ve sıcak bir atmosfere sahip olduğunu söylüyor. Su, hayatın varolması için gereken bir numaralı şart. Mars atmosferinin nasıl bir evrim geçirdiğini anlamak, gezegenlerin evrimi ve bu evrimi mümkün kılan dinamikleri anlamaya da yardımcı oluyor. Yüzeyinde mikroplar barındıran bir gezegenin nasıl bir değişimden geçerek bu mikropları tamamen kaybettiğini anlamak, gezegenlerin gelecekteki akıbetini tahmin etmek için önemli.

Mars yüzeyindeki kum tepeleri

Uzmanlar, Mars atmosferindeki erozyonun güneş rüzgarları olduğu dönemlerde büyük oranda arttığını belirtiyor. Güneş rüzgarı, proton ve elektronların saniyede 1 milyon 600 bin kilometre hızla ilerlemesiyle ortaya çıkıyor. MAVEN aracından elde edilen bilgilere göre güneş rüzgarı, Mars’ın saniyede 100 gram atmosfer kaybetmesine neden oluyor. Uzmanlar bu erozyonun Mars’ın iklim değiştirmesinde büyük rol oynadığını düşünüyor. Milyarlarca yıl önce güneşin daha genç ve aktif olduğu düşünülürse Mars’ın atmosfer kaybı, çok daha hızlı bir şekilde ilerliyordu.

Mars’ın kuzeyindeki kum tepelerini kış mevsiminde kaplayan karbondioksit buzu yavaş yavaş eriyor

Mars’tan son zamanlarda gelen en heyecan verici haber, gezegende bir zamanlar bol miktarda sıvı halde su bulunduğunun izlerine rastlanmasıydı. Uzmanlar, şu anda ince ve soğuk olan Mars atmosferinin bir zamanlar su bulunmasına olanak sağlayacak kadar sıcak ve kalın olduğu görüşünde.

Mars’ta günbatımı

 

 

 

‘Kodlama’ Kampları Büyük İlgi Görüyor

Posted October 21st, 2015 at 2:29 pm (UTC+0)
Leave a comment

Yeni bir dil öğrenmek isteyenler artık Rusça, Arapça ya da Çince’nin de ötesinde düşünmeli ve Java ya da Python’u yani bilgisayar programlama dillerini tercih etmeli. Java ve Python, en popüler, en çok kullanılan kodlama dilleri. Akıllı telefonunuza düşen bir mesaj, Facebook hesabınızda arkadaşlarınızdan son havadisleri aldığınız ‘newsfeed’ ya da akıllı telefonunuzda oynadığınız oyunların bir kısmı, işte bu diller kullanılarak yaratılıyor.

Amerika’da yeni nesillere teknoloji eğitimi vermek için yola çıkan kodlama kurslarının sayısı giderek artıyor. Bu kurslardan biri Dev Bootcamp.

Dev Bootcamp, Amerika’nın ilk kodlama okulu olarak tanıtıyor kendini. Okul, 2012’de San Francisco’da Şerif Bişay tarafından kurulmuş. Bir arkadaşına kodlama öğreten Bişay, bu işi çok daha büyük bir grupla yapmanın daha da eğlenceli olacağını düşüncesinden yola çıkarak internette reklam yapmaya başlamış. 200 kişinin başvurmasıyla birlikte yoğunlaştırılmış kodlama dersleri de böylece hayata geçmiş.

Dev Bootcamp’te sunulan program, kodlamaya yeni başlayanları sadece 19 hafta içinde eğitip işe başlayacak seviyeye getirme sözü veriyor. Programa katılan öğrenciler önce evlerinden katıldıkları 9 haftalık bir eğitimden geçiyor. Bu öğrenciler daha sonra 9 haftalık hızlandırılmış program için Dev Bootcamp’ın Chicago, New York ya da San Francisco’daki kampüslerinden birinde eğitime devam ediyor. Son bir hafta ise kariyer hazırlıklarıyla geçiyor ve mezunlar, iş başvuruları yapmaya hazır hale geliyor.

Bazı çocuklar kodlamayı ilkokul birinci sınıfta öğrenmeye başlıyor

Bazı çocuklar kodlamayı ilkokul birinci sınıfta öğrenmeye başlıyor

Programa katılan bazıları, iş piyasasında kendilerini öne çıkarabilmek için yeni beceriler elde etmeyi amaçlayanlar. Her yıl yaklaşık 450 öğrenci eğiten Dev Bootcamp’e kayıt yaptıranların üçte biri kadın, yarısıysa azınlıklar. Dev Bootcamp, herhangibir devlet üniversitesinin yıllık ücretinin çok üzerinde olan 13 bin 500 dolarlık kurs ücretini karşılamaları için kimi öğrencilerine kısmi burs sağlıyor.

Dev Bootcamp’ın San Francisco’daki kampüsü, büyük bir ofis binasının tek katını işgal ediyor. Açık dersliklere bölünen alanda her yer, bilgisayarlarla kaplı. Ancak öğrencilerin rahatı da düşünülmüş. Öğrenciler yoga ve uyku odalarında rahatlayıp dinleniyor, mutfakta yemek pişirebiliyor.

Okulun başkanı Jon Stowe, yeni beceriler edinen öğrencilerinin hata yapmalarını beklediklerini, bunun öğrenme sürecinin bir parçası olduğunu söylüyor. Kursa katılan öğrenciler ikili gruplara ayrılıyor. Amaç, bilgiyi paylaşarak öğrenmek.  Eğitimin son haftasında ise kariyer hazırlığına yoğunlaşılıyor. Mezunlarının yüzde 90’ının web tasarımcısı olarak iş bulduğunu söyleyen Jon Stowe, günümüzün hızla değişen teknolojik gelişmeleri karşısında sürekli günceli yakalayabilmek için müfredatlarını sürekli yenilediklerini söylüyor.

Teknoloji eğitimine büyük önem veren Başkan Obama, Beyaz Saray'da düzenlenen kodlama eğitimi seminerinde bir öğrenciden ders alırken

Teknoloji eğitimine büyük önem veren Başkan Obama, Beyaz Saray’da düzenlenen kodlama seminerinde bir öğrenciden ders alırken

 

 

‘Görünmez Adam’ Yakında Gerçek Olabilir

Posted September 25th, 2015 at 10:46 pm (UTC+0)
Leave a comment

Başınıza bir örtü geçirdiğinizi ve görünmez olduğunuzu düşünün. Tıpkı Harry Potter gibi.  Görünmez olmak, birçok bilim-kurgu roman ve filminin, pek çok fantazinin konusu olmuştur. İşte şimdi bilim dünyası, bu fantaziyi gerçeğe dönüştürmeye daha önce hiç olmadığı kadar yakın.

Berkeley'deki California Üniversitesi'nde geliştirilen kumaş gözle görülemeyecek kadar küçük altın antenlerle kaplı

Berkeley’deki California Üniversitesi’nde geliştirilen kumaş gözle görülemeyecek kadar küçük altın antenlerle kaplı

‘Görünmez adam’ pelerini, aslında yeni bir kavram değil. Bilim insanları, çok uzun yıllardırgörünmezliği mümkün kılabilecek teknolojiler üzerinde çalışmalar yürütüyor. Ancak Berkeley’deki California Üniversitesi’nden uzmanlar, gerçek anlamda görünmezlik sağlayacak bir kumaş üretmeye ilk kez çok kadar yakın.

Berkeley’den malzeme uzmanı Doktor Xiang Zhang, görünmez kumaşı tasarlayan beyinlerden biri. Tasarlanan ürün, optik teknolojisindeki son gelişmeleri kullanıyor.

Peki normalde insan gözü, nesneleri nasıl görür? Yanıtı çok basit: bir nesnenin yüzeyinden yansıyan ışık, yansıma sırasında etrafa saçılır. Ertafa saçılan ışık, o nesnenin şeklini ortaya çıkarır. Ancak yeni geliştirilen ve görünmezlik sağlayan kumaş, ışığın zıplayarak yansımasını ortadan kaldırıyor. Bu da nesnenin gözle görünmez olmasını sağlıyor.

Tasarlanan kumaşın üzerinde milyonlarca nano anten bulunuyor. Altından yapılan bu gözle görülmeyen yansıtıcı antenlerin kalınlığı, insan saçının telinin binde biri kadar. Bu altın antenler, ışığın etrafa saçılmasını durduruyor ve ışık, sanki duvar, ayna ya da yer döşemesi gibi dümdüz bir yüzeyden yansıyormuş gibi görünüyor.

Görünmezlik sağlayan teknoloji daha önce de geliştirilmişti, ancak oldukça hantal olan bu tasarımlar ışığı bir nesnenin etrafında kıvırmayı sağlıyor ve pürüzsüz olmayan nesnelerde görünmezlik, mükemmek olarak elde edilemiyor.

Doktor Zhang’in geliştirdiği çok küçük aynalar ise bu sorunu çözer nitelikte. Bu aynalar o kadar küçük ki, kumaş bir nesneyi adeta eldiven gibi sarıyor, girinti ve çıkıntıları kaplıyor ve sanki nesne pürüzsüz bir aynaymış gibi ışığı yansıtmayı başarabiliyor.

Uzmanlar, şimdilik, gözle görülemeyecek kadar küçük nesneleri bu kumaşla kaplayıp görünmez hale getiriyor. Ancak Doktor Zhang, teknolojinin makro düzeyde de aynı şekilde işleyeceğini söylüyor. Uzmana göre önümüzdeki beş ila yedi yıl içinde insanları kaplayacak büyüklükte görünmez kumaş üretmek mümkün olabilir.

Görünmezlik teknolojisiyle en çok ilgilenen alanlardan biri de ordu. Askerleri ya da savaş uçaklarını görünmez hale getirmek, ordu için oldukça cazip. Öte yandan Doktor Zhang, kozmetik dahil bu teknolojinin günlük hayatta da yer alacağını dile getiriyor. Örneğin göbekli bir kişiyi sıkı karın kaslarına sahipmiş gibi göstermek ya da yüzünde yara olan kişilerin bu yaralarını saklamak, bu teknoloji sayesinde gerçek olabilir.

MODERN TEKNOLOJİ HAKKINDA

Burası Amerika, teknolojinin beşiği. İnovasyon, bilim, teknoloji adeta Amerika'yla eşanlamlı. Tıp, çevre, bilişim, uzay, dijital dünya ve daha birçok dalda en çok teknolojik gelişmenin olduğu yer, işte burası. Bu yeni blogda sizlerle Amerika'daki son teknolojik gelişmeleri paylaşacak, bu gelişmelerin hayatımızı nasıl etkileyeceğini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

YAZAR HAKKINDA

2003‘ten beri Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’nde görev yapan Devrim Moral, Bilkent Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra Ohio eyaletindeki Bowling Green State Üniversitesi’nden Amerikan Edebiyatı ve Kültürel Çalışmalar dallarında lisanüstü derecelerini aldı. Evli ve bir kız çocuk annesi olan Moral, 2000 yılından beri Washington DC’de yaşıyor.